Benim Feminizmim

Benim Feminizmim

Kendi deneyimlerini kadınların sözcüklerinden okuyalım.

Aylin


Evet, 23 yaşında genç bir kadınım. Mücadelem doğduğum günden başlıyor aslında. Ablamdan tam yedi yıl sonra beklenen oğlan çocuğa inat doğarak, ilk feminist mücadelemi de başlatmış oldum.

Öyle ki, tüm aile erkek çocuğa hazırlamış kendini, mavi takımlar, üzerinde futbolcuların olduğu çarşaflar, arabalar… Sanki bütün bunlar (renkler, oyuncaklar) sadece erkek çocuklarına aitmiş gibi… Yıllar geçerken, farkındalıklar ve bilinç de süregelmiş. Aile içinde gördüğüm şeyler daha küçük yaştan eşitsizliğin hangi boyutunda olduğumu sorgulamama neden olmuş.


Bayram yemeklerini bilirsiniz, özeldir, tüm aile birlikte yemek yer, bir arada olunmaya çalışılır. İşte o herkesin bir masada toplandığı özel günde, kadınlar daima hizmet ederdi bizde. Masayı kurarlar, yemeği yaparlar, erkekler masa başında oturur kadınlar ayaktadırlar, üstüne üstlük yemeğin en güzel yerlerini hep erkekler yerler. Bu durumu sorguladığımda 5 yaşındaydım. “Neden erkekler oturuyor ilk olarak masaya? Neden yemeğin güzel kısmını özellikle erkekler yiyor?”

“Anne sen iş yaparken babam neden hep oturuyor?”
İçimden dolup taşan, beni her yerde farklılaştıran, belki beni huysuz ve geçimsiz bir kadın yapan özgürlük ve eşitlik arayışım, ortaokul ve lise yıllarımda da beni yalnız bırakmadı.
Benim feminizm hikâyem buradan başlıyor. Bu onurlu mücadelede her zaman var oldum ama ne zaman ki başka kadınlarla da tanıştım onların öykülerine ortak oldum, onlarla direndim işte o zaman mücadelemin adını feminizm koydum.

“Kız kardeşlerimle olmalıydım. Neye karşı mücadele verdiğimizi daha iyi anlamalı ve buna göre bir mücadele vermeliydim ve kendime ilk kez -feminist-dediğimde artık bu mücadelenin bir parçasıydım.”

Burcu


Lise hayatım boyunca kadınların bilim dünyasında yok sayılması beni rahatsız etmiş ve bunu sorgulamaya başlamıştım. Okumalar yapıyordum, araştırıyordum. Araştırdıkça kadınların sadece yok sayılmadığı, yok edildiği gerçeği ile de karşılaştım. Derin bir rahatsızlık ve öfke içimi kaplıyordu. Bu durum üniversiteye başladığım da artmaya devam etmişti.

Evet, kadınların “erkekliğe” kurban edilmesine öfkeleniyordum. Bu ilkel tanrı, kadınların ruhlarıyla, fikirleriyle, etiyle, kanıyla besleniyordu ve ben bu tanrıdan kurtulmak istiyordum. Belli bir bilinçten uzak düşüncelerdi bunlar. Sadece hislerimin yol açtığı şeylerdi. Bir zaman sonra korkunç bir olay bende kuytu bir köşede duran feminist bilinci açığa çıkardı.

Özgecan da benim gibi bir öğrenciydi. Okuldan eve dönmeye çalışıyordu. Tıpkı her gün yaptığım gibi… Yaşadığım özdeşlik beni artık bir şeyler yapmam gerektiğine yönlendirmişti. Sesimi daha yüksek çıkarmalıydım, savaşımı vermeliydim. Kadınların daha fazla yok sayılmasına, yok edilmesine sessiz kalmamalıydım.

Bu varoluş savaşını verdiğim sırada bir üniversite de tacizci bir öğrenciyi ifşa edip öz savunma uygulayan kadınları gördüğümde de artık nerde olmam gerektiğini kavramıştım. Kız kardeşlerimle olmalıydım. Neye karşı mücadele verdiğimizi daha iyi anlamalı ve buna göre bir mücadele vermeliydim ve kendime ilk kez -feminist-dediğimde artık bu mücadelenin bir parçasıydım.

“Feminist bir mücadele içinde yoğurulan zihnimi, dayanışmaya adadım.  Kendime “Feminist” diyebilmek için çok uğrağım var, bu kelimenin içini doldurmak için mücadele ediyorum.”

Gizem


Benim aydınlık yüzüm, yarından umudum, özgürlüğe kanatlarım sevgili kız kardeşlerim…

Ben yürümeye başladığım andan beri, her şeyi yapabileceğime inanan bir kadının inancını sırtımda taşıyarak; sanatın sporun her alanında “sana burada yer yok, burası sana göre değil” diyenlerin, kurgularını yıkmakla mücadele ettim. Suratıma çarpan ilk gerçeklik toplumdaki cinsiyetçi tutumlardı. 

Boş kalan tüm vakitlerimi ise annemle farklı bölgelerdeki kadın çalışmalarında geçirdim. Annem gönüllü bir eğitmendir, onun neden tüm vaktini bu işe ayırdığını anlamadan çocukça isteklerimi yerine getirmediği için sitem ederek büyüdüm. Annem benim isteklerimi “bak burada kurtarılması gereken hayatlar var” diyerek erteliyordu. Yalnızlaştığımı düşünüyordum, onun dünyasında değdiği kadınların yoluma yol olacağını bilemeden.

Biraz daha büyüdüm anladım, hikâyemiz birmiş bizim, dokunduğu tüm hayatların mücadelesi benim isyanımmış meğer.
Bir kadının özgürlüğe attığı ilk adım benim çocukça isteklerimden çok daha mühim imiş. 

Feminist bir mücadele içinde yoğurulan zihnimi, dayanışmaya adadım.  Kendime “Feminist” diyebilmek için çok uğrağım var, bu kelimenin içini doldurmak için mücadele ediyorum.

Bu mücadelede açılan her pencere, beni yineleyerek daha bilinçli bir kadın yaptı. 

İnatla çoğalan baskıya karşı, öfkemizi daimi tutan, isyanımıza ortak olan, elini omuzumda hissettiğim her kadına bin selam olsun…

“Her kadın gibi yaşamımın çoğu eril zihniyete ve onun dayatmalarına karşı direnmekle geçmesine rağmen; yakın bir tarihe kadar kendimi feminist olarak tanımlamıyordum. Bana yanlış̧ gelen durumlara itiraz edip karşı çıktığımda “feminist damgası” yiyordum. Bu bana bir küfür gibi geliyordu.”

Mizgin

Benim feminist kimliğim yakın bir tarihe dayanıyor. Aslında yaşamımın evrelerini teker teker incelediğimde; belki de konuşmayı öğrendiğim günden beri ataerkiyle, feodal aile sistemiyle birebir mücadele ettiğimi görebiliyorum. Beş̧ abi arasında var olma mücadelesidir bu, küçümsenemez.

Öyle başlar ya zaten, önce aile sonra mahalle daha sonra da koca bir şehir. Her kadın gibi yaşamımın çoğu eril zihniyete ve onun dayatmalarına karşı direnmekle geçmesine rağmen; yakın bir tarihe kadar kendimi feminist olarak tanımlamıyordum. Bana yanlış̧ gelen durumlara itiraz edip karşı çıktığımda “feminist damgası” yiyordum. Bu bana bir küfür gibi geliyordu.

Evet, yanlış̧ duymadınız küfür! Konuşmanın ortasında, en hararetli yerinde, karsınızdaki insan en sinirli haliyle -ki genelde sinirli olurlar- size sert bir şekilde “feminist” diyerek arkasını dönüyor. Bu küfür niyetine kullanmak değil de nedir? Sağcıların komünizm, solcuların faşizm kelimelerini hakaret niyetine kullanması gibi…

Erkekler de feminizmi hakaret sıfatına dönüştürme çabasındalar. Feminist damgasından kaçtıkça dalgasına kapılıyordum. Bir şeyler ters gidiyordu ortada bir haksızlık vardı ve ben düzeltmek için çabaladıkça feministleşiyordum. Yıllar boyunca kaçtığım fakat yakamdan düşmeyen feminist kavramını araştırıp, benimsemem uzun zaman aldı. Bundandır feminist kimliğimin yakın zamana dayanması.

“Mücadele içindeki ya da dışındaki kadınlara değebilmek, onlarla kâh derdimizi kâh bilincimizi paylaşabilmek ve böylelikle kız kardeş olabilmek hayattaki en büyük kazanımımdır.”

Yaren

Benim feminizm hikâyem aslında çocukluğumda başladı diyebilirim. Bebeklerle oynamayı sevmeyen, elbise giymeyen, pembeleri reddeden bir kız çocuğuydum. Ben top oynayan, pantolon giyen, en sevdiği renk mavi olan bir “erkek Fatma” idim aslında… Herkes bana böyle hitap eder, ben de küçücük yaşımda bana neden böyle dediklerini kavrayamazdım.

Küçüklüğüme dair en sevdiğim anılar babamın beni omzunda maç izlemeye götürdüğü zamanlardır. Bütün babalar omuzlarında oğullarını taşırken, benim babam bir kız çocuğu taşıyordu ve bundan asla gocunmuyordu. Aslında farkında olmadan toplumsal cinsiyet normlarını küçücük yaşımda o büyük dünyamda yıkmıştım. İlkokulda sadece erkeklerin katıldığı futbol turnuvasına zorla katılmıştım mesela…

Renklerin, oyuncakların, sporların, kıyafetlerin cinsiyeti olur muydu? Bu soruların cevabını lise yıllarıma gelip feminizm ile tanışınca buldum. Toplumsal cinsiyet diye bir şey varmış, kadın ve erkeğe toplum içinde belirli kurallar koyuyormuş. Bana “erkek Fatma” diyen de toplumsal cinsiyetmiş aslında. Mücadele içindeki ya da dışındaki kadınlara değebilmek, onlarla kâh derdimizi kâh bilincimizi paylaşabilmek ve böylelikle kız kardeş olabilmek hayattaki en büyük kazanımımdır. Yaşasın kadın mücadelemiz, yaşasın kız kardeşliğimiz!