Benim Feminizmim

Ruhumuzun Derinliklerinde Gizli Olanlar

Erkeklerin gözlerimize taktığı gözlükleri çıkardıktan sonra gerçek kimliklerimizi tanımaya, etrafımızda bugüne kadar doğru bellediğimiz ne varsa değiştiğini görmeye başlarız. Zor bir süreçtir bu ve çoğu zaman o gözlükleri fark etsek bile çıkarmaktan kaçınırız. Bu yüzden o gözlükleri çıkartmaya cesaret etmiş kadınların deneyimlerini, başka kadınlara yol olabilir diye burada derliyoruz.

Duygu

İnsanın başına ne gelirse gelsin, çevresinden alıştığı koşullarda pozisyon alabiliyor.

Ben, kadın olmanın zorluklarını Avrupa’nın bireyci toplumunda giderdiğimi düşünüyordum. “Kimse bana karışmadığı sürece özgürdüm”. Bunun aslında soruna çözüm değil de, ona tamamen yanlış bir yaklaşım olduğunu Türkiye’ye gidince öğrendim. Sonuçta ataerkil yapı, her ne kadar yüzümüze gülse de, bize imkan sunsa da, dimdik durmuyor mu yine de karşımızda?

Hakkımızın ne kadarını arayacağımızı belirlemiyor mu?
8 Mart’ta, Istanbul’da Mor Dayanışma’yla tanışmaktan dolayı çok şanslıyım. Sadece şahit olarak katıldığımı hissediyorum, çünkü orada yaşanan hisler, haykırılan sesler bedenimden çıkmadıkça kendimi tam olarak orada hissedemediğimi sonradan farkettim. Kadın, yaşadıklarıyla içinden hesaplaştığında hiç birşey dönüşemezdi. Ama yanyana durup, paylaştığı sürece o sesler kat kat coğalıp ezber bozacaktı. Mesele nerede yaşadığın veya sadece yaşadığın yerle ilgili değil, heryerde var olan çürükleri iyileştirme cüretinde bulunmaktan ibaretmiş meğer…Özgecan da benim gibi bir öğrenciydi. Okuldan eve dönmeye çalışıyordu. Tıpkı her gün yaptığım gibi… Yaşadığım özdeşlik beni artık bir şeyler yapmam gerektiğine yönlendirmişti. Sesimi daha yüksek çıkarmalıydım, savaşımı vermeliydim.

Kadınların daha fazla yok sayılmasına, yok edilmesine sessiz kalmamalıydım.

Bu varoluş savaşını verdiğim sırada bir üniversite de tacizci bir öğrenciyi ifşa edip öz savunma uygulayan kadınları gördüğümde de artık nerde olmam gerektiğini kavramıştım. Kız kardeşlerimle olmalıydım. Neye karşı mücadele verdiğimizi daha iyi anlamalı ve buna göre bir mücadele vermeliydim ve kendime ilk kez -feminist-dediğimde artık bu mücadelenin bir parçasıydım.

“Yaşadığım özdeşlik beni artık bir şeyler yapmam gerektiğine yönlendirmişti. Sesimi daha yüksek çıkarmalıydım, savaşımı vermeliydim.”

Ayşenur

Benim feminizm hikayem de, ufak ve kendince muhafazakar bir mahallede, yan evde oturan Asuman ablayla başladı. Asuman abla “bir başına yalnız” bir kadındı. Benim için üçü de birbirinden değerli çocukları vardı, çocukluğumun en güzel zamanlarını bana hediye eden…

Kulaklarımda hala annemin çığlıkları var, o eve gittiğim o çocuklarla oynadığım için yediğim dayakların morlukları da duruyordur ruhumun bir köşesinde… “Asuman abla onca çocuğa “kadın başına” nasıl bakabiliyormuş” sorusu mahallemizin birinci gündemiydi. Herkes onu konuşur arkasından etmediği lafı bırakmazdı. Sonunda bir karar vardılar. Kesinlikle bedenini satıyordu, her halinden belliydi… Bu kardan sonra kadınlar “aman kocalarımız evde durmaz” diyerek, erkeklerde her gün evin kapısını aşındırarak bir huzur vermediler Asuman ablaya…

Evet kendisi seks işçisiydi, ama kimse ona başka bir seçenek sunmamıştı, hatta toplumsal yapılar seçeneklerini tek tek elinden çalmıştı. Sonra da yargılamak çok kolaydı.

Asuman abla hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan biriydi, sevgi doluydu, adaletliydi ama seks işçisiydi. Çocukları en sevdiğim arkadaşlarımdı. Ama annem ve babam için bunların bir önemi yoktu.

Mesele dürüstlük, adillik ve gerçekler değildi. Mesele el alemin ne diyeceğiydi…

O zamanlar bilmiyordum ama sonraları anladım ki; ben bu kim olduğunu bile bilmediğim el alemin ne diyeceğiyle bir ömür geçireceğim.

E tabi bir de o zaman az çok anlamıştım, aramızda bir eşitsizlik vardı erkeklerle… Fakat bu kadınları sarmalayan çemberin içinde olduğu kadar dışında duranlar da vardı. Dışında durmayı seçmeme sebep olan çocukluğumun Asuman ablasına sonsuz teşekkürler…

“O zamanlar bilmiyordum ama sonraları anladım ki; ben bu kim olduğunu bile bilmediğim el alemin ne diyeceğiyle bir ömür geçireceğim.”

Zelal

Saati sorma bahanesiyle tacize uğradığım ses tonlarında; bir insandan çok “mal” “cinsel bir objeymişim” gibi yansıyan bakışlarda; en çok da 13 yaşında küçük bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunmaya teşebbüs etmeye çalışan yaşlı adamdan sırf daha hızlı koşabildiğim o anlarda ortaya çıkan öfkemle anlamaya başladım….

Eşit olmadığımızı, sadece eşitmişiz gibi davranıldığını….

En çok da bu oyunu oynayanlara öfkeliyim. Öfkem yaşımdan büyük… Tek başıma çok küçüğüm ama büyümek için, bu adalet duygusunu, bu ezilişi bu küçümseyişi, bu yok sayılışı en çok da kadın olmanın vermiş olduğu gücü herkese gösterebilmek için; öğrenmem ve bunu daha fazla kadına değinip dokunarak yapmam gerekiyordu.

Başlarda içimdeki bu güdünün ne olduğunu kendim dahi bilmezken araştırdıkça, okudukça, öğrendikçe, baş kaldırdıkça tanımlamaya başladım. Biz ne siyasal ne de toplumsal olarak bir erkekten daha alt tabakada, daha düşkün konumda değiliz. Biz güçlü varlıklarız; vicdanı olan ve bu vicdanla hareket edebilen, adaleti isteyen, ne eksiğini ne de fazlasını sadece adaleti eşitliği isteyebilen güçlü varlıklarız…

Biz ayrımcılığa her türlü ayrımcılığa karşı olan kadınlarız. İnsanların tek bir kalıba sokulmaya çalışılmasına, cinsiyetine, yaşına, boyuna, kilosuna göre kategorize edilmesine karşıyız. Biz bir kadının sırf çocugu duymasın diye bir odada yediği dayaktan sonra sessizce inlemesine, kendini daha iyi hissetmek, “güzel” görünmek veya sadece istediği için değil de, vücudundaki morlukları kapatmak için almış olduğu fondötene karşıyız…

Biz o güçlü kadınlara biz o güçlü varlıklara saygı duymalıyız, en çok da onlara belki… Benim için feminizm bunu ifade ediyor.  

“Biz güçlü varlıklarız; vicdanı olan ve bu vicdanla hareket edebilen, adaleti isteyen, ne eksiğini ne de fazlasını sadece adaleti eşitliği isteyebilen güçlü varlıklarız…”

Büşra

Birçok kadın gibi ilk öfkem aileme karşıydı. Babam karşıma çıkan ilk ataerkil duvardı. Tek erkek çocuğuna olan ayrıcalıklı tavrıyla farkındalık tohumlarımı atmış oldu. 

Sonrasında okul hayatım başladı. Zorla uzatılan etek boyumdan saç şeklime, üniversitede tercih edeceğim bölümden sıra arkadaşımın cinsiyetine kadar her şeye karar verildi. Katlanarak büyüyen ama henüz ismi konmamış bir öfkem vardı. 

Ardından üniversiteye başladım. Artık şartlar değişmişti. Şehir farklı, insanlar modern,okulum ilericiydi. Özgürdüm. Yeni erkekler aldım hayatıma, hepsi batılıydı, eğitimliydi, bilinçliydi.

Fakat yanılmıştım. Kahramanlar farklı ama olaylar aynıydı. Kötü bir ilişki deneyimi sonrası bunun bir şehir, sınıf, statü, eğitim meselesi olmadığını anladım. Feminizmle tanıştım. Okudum, öfkemi bilinçle şekillendirdim. Yalnızca bilinçlenerek özgürleşilemeyeceğini, bunun mücadele gerektirdiğini anladım.

Olduğum, öğrendiğim, özgürleştiğim yanılgısına düşmeden devam ediyorum hala yoluma.

“Okudum, öfkemi bilinçle şekillendirdim. Yalnızca bilinçlenerek özgürleşilemeyeceğini, bunun mücadele gerektirdiğini anladım.”

Gamze

8-10 yaşlarımdayken, boşanmış bir kadın olan annem ve lise çağında iki ablam ile, büyük bir şehrin küçük bir mahallesinde yaşıyorduk. Yaşamaya çalışıyorduk da denilebilir buna; çünkü toplum için hem çok belirgin ve rahatsız edici, hem de bir o kadar değersiz ve küçüktük.

Ekmek almaya gittiğim bakkal elime poşetler dolusu erzak tutuşturarak benden hepsini eve götürmemi, eğer annem kendisine evet derse çok daha fazlasını yapacağını söylüyordu. Komşumuzun yaşlı kocası beni her görüşünde yanına çağırıp kucağına oturtuyor, “bizim oralarda çocuğu okşayarak severler” diyerek elini 8 yaşındaki bedenimde gezdirip duruyordu.

Evli ve altı çocuklu ev sahibimiz, ablalarımla beraber okul dönüşü yolumuzu kesip, eğer annem kendisinin ikinci eşi olmayı kabul ederse bizden kira almayacağını anlatıyordu. Bekar bir anne ve üç kız çocuğunun yaşadığı iki oda bir salon bu evde perdelerimiz her daim örtülü olmak zorundaydı. Çünkü sabahları eve güneş girmesi için perdeleri biraz açacak olsak ev sahibi kapımızı yumruklayarak “Erkeksiz evde perde açık olmaz! Ya edebinizle oturun ya da evimden çıkın” diye bağırıyordu. Söz konusu evde iki sene, her daim örtülü perdelerle, kilitli olduğu defalarca kontrol edilen bir kapıyla, tüylerimiz diken diken olarak yaşadık.

Erkeklik kavramı ile ilgili zihnim henüz bomboştu ve komşunun yaşlı kocasının, ev sahibinin, bakkalın, kısacası toplumun neden bulaşıcı bir hastalık taşıyormuşuz gibi bizden tedirgin olduğuna ve neden bekçiliğimizi yaptıklarına anlam veremiyordum. Sorunun, erkeksiz bir evde kendi ayakları üzerinde duran ve yardıma ihtiyaç duymayan bir “kadın imgesi” olduğunu anlamam 14 yılımı aldı. 22 yaşımda, öğrenci olduğum Ankara’da tek başıma yaşamaya karar vererek yurttan ayrılıp ev aramaya başladığımda, görüştüğüm tüm emlakçıların “yalnız yaşayan bayana ev sahibi sıcak bakmıyor” dediğinde, sadece ama sadece kadın olduğumuz için bu muameleye maruz kaldığımızı fark ettiğimde ise feminizm hikayem başladı.

“sabahları eve güneş girmesi için perdeleri biraz açacak olsak ev sahibi kapımızı yumruklayarak “Erkeksiz evde perde açık olmaz! Ya edebinizle oturun ya da evimden çıkın” diye bağırıyordu. Söz konusu evde iki sene, her daim örtülü perdelerle, kilitli olduğu defalarca kontrol edilen bir kapıyla, tüylerimiz diken diken olarak yaşadık.”