Heybe

Roma: Gerçek Bir Kadın Filmi

Cleo aileden biri gibi; en özel anlarda, en mahrem konular konuşulduğu sırada orada olabilen, çocukların çok sevdiği, emektar, sevgi dolu bir bakıcı. Aile ile aralarında sınıfsal, etnik konumları aşan bir sevgi ve dayanışma bağı var. Birbirlerine sürekli dokunuyor ve sarılıyorlar ancak yine de sınıfsal farklılığın izlerini hissedebiliyoruz…
Bu hissiyatı çarpıcı bir iki sahneyle somutlarsak: Cleo diğer aile bireyleriyle birlikte dizi izlerken, diziye ortak oluyor; ancak Sofia’nın ( ev sahibesinin ) “Kalk bir çay koy” demesiyle TV izlemeyi bırakıp mutfağa gidiyor. Sofia ona deyim yerindeyse arada bir yerini hatırlatıyor.

Klasik yada egemen sinemada genellikle, “gerçek” kadın değil, belirli kalıplar ve yargılar içerisindeki kadın imgeleri sunulur. Oysa feminist film pratiği gerçek ve sıradan kadınların, gerçek yaşamlarını ve günlük sorunlarını işler.

Egemen sinemada, “gösteren” konumundaki kadın, yalnızca erkeği, onun ideolojik varlığını ve önemini gösterir. Kadın erkekle ilişki içinde kaldığı müddetçe bir şeyi ifade eder aksi taktirde kendi başına bir hiçtir.

Fakat Roma filminde kurgulanan asıl hikaye; kadınların hikayesi. Klasik deyimle; erkek kahramanlar bu hikayeye girip çıkan yan karakterler olabiliyor ancak.

Kadın dayanışmasının filmi

Roma deyince aklımıza İtalya geliyor. Ancak o Roma bu Roma değil. Filmde daha düşük gelirli sınıflar tarafından ayrıcalıklı, geliri yüksek inanların yaşadığı mahalleye takılmış gayrı resmî bir isim Roma…

Ana karakter Cleo bir bakıcı ve çocuk bakmanın yanı sıra kimsenin fakına varmadığı, takdir etmediği bitmeyen ev işlerini de yapıyor. Kökeni Mixteclere dayanıyor. Mixtecler, Güney Meksika topraklarında yaşayan, kökenleri Azteklerden önceye dayanan, beş yüzyıldır katliama uğramış yerli bir halktır.

Sofia, evin sahibesi ise beyaz orta sınıfa mensup eğitimli bir kadın, dört çocuğu var.

Baba, yani Sofia’nın eşi: Antonio, ailede ismi sık sık telaffuz edilse de varlığı fazlasıyla kısıtlı, arada bir görünüp kaybolan karakter. Bir de Cleo’nun sevgilisi var, Fermin.

Film tıpkı kahramanlar gibi oldukça sade, dış renkler yok edilerek dikkati insana, duyguya, mekana ve seslere odaklamış.

Sesler 70’lerin tadını veriyor ama bunun için müzik kullanılmamış. Filmde müzik kullanmak: akışı rahatlatan ve duyguyu daha kolay bir şekilde seyirciye geçirmede yardımcı olan unsurdur. Ancak filmde, buna gerek olmadan sürekli bir akış, olağan bir devinim hali var ve duyguyu tüm çıplaklığıyla, yardımcı efektlere gerek kalmaksızın, hissedebiliyoruz.

Müziğin yerini dolduran ses motifi; belirli belirsiz radyo sesleri, sık tekrarlanan bir imge; uçak sesi, sokaktan gelen seyyar satıcı sesleri, bahçedeki köpek sesi, çamaşırlardan yere düşen su damlacıklarının sesi olarak beliriyor. Olayların geçtiği her mekan, eşyalar, zamanın kendisi, oldukça sahici; sanki nefes alıp veren, başlı başına anlatacak çok şeyi olan oyuncular gibi filme dahil ediliyor.

Roma’nın naif dokunuşları

Roma, özellikle biz kadınların kişisel anılarımıza, her birimizin hatırlayışlarına naifçe dokunup izler bıraktıracak nitelikte…

Gelin biraz daha yakınlaşalım hikayeye, ancak dikkat! bundan sonrası film hakkında spoiler içerir.

Cleo aileden biri gibi; en özel anlarda, en mahrem konular konuşulduğu sırada orada olabilen, çocukların çok sevdiği, emektar, sevgi dolu bir bakıcı. Aile ile aralarında sınıfsal, etnik konumları aşan bir sevgi ve dayanışma bağı var. Birbirlerine sürekli dokunuyor ve sarılıyorlar ancak yine de sınıfsal farklılığın izlerini hissedebiliyoruz…

Bu hissiyatı çarpıcı bir iki sahneyle somutlarsak: Cleo diğer aile bireyleriyle birlikte dizi izlerken, diziye ortak oluyor; ancak Sofia’nın ( ev sahibesinin ) “Kalk bir çay koy” demesiyle TV izlemeyi bırakıp mutfağa gidiyor. Sofia ona deyim yerindeyse arada bir yerini hatırlatıyor.

Cleo da kendi kendine hatırlatıyor yerini. Ev işlerini yaptığı sırada telefonlara baktıktan sonra ev sahibine verirken, telefon ahizesini sanki kendisi kirliymiş gibi önlüğüyle siliyor.

Yılbaşı partisinde yangın çıkıyor, ancak yangını söndürmek için ormana koşanlar yalnızca oradaki hizmetçiler oluyor, diğerleri alevlerin hemen yanı başındaki villalarında şarap yudumlamaya devam ediyor.

Sosyal ve ekonomik eşitsizliğe dair sessizce, bu gibi eleştirel göndermeler yapan yönetmen, bir yandan aynı sınıf içi ayrımcılığa da dikkat çekiyor. Örneğin yine aynı partide kendi aralarında eğlenen hizmetçilerden biri Cleo için, “şehir hizmetçilerini aramızda istemiyoruz, patronlarından daha kibirli oluyorlar” diyor.

Yok sayılan kadınlar için

Roma, erkek egemen bir dünyada yok sayılan, nesneleştirilen, sessiz harflerle konuşan kadınların filmi aynı zamanda.

Cleo yakın arkadaşının kuzeni Fermin’den hoşlanıyor, sevgili oluyorlar, sevişiyorlar. Fermin Cleo’yla sevişmeden önce çıplak halde banyo demiriyle şiddet/ erkeklik gösterisi yapıyor tıpkı daha sonra Cleo’u ölümle tehdit ettiğinde yaptığı gösteri gibi… Bu sırada eril şiddet, Cleo’nun sevgilisinden başlayarak devlet aygıtına değin genişliyor. Örneğin, Cleo’nun, uzun zamandır ziyaret edemediği köyündeki topraklara devletin el koyması gibi…

Cleo hamile kaldığını öğreniyor ve bunu Fermin’e söyleme kararı alıyor, buluşuyorlar.

Fermin sinemada film izlerken sevgilisinin hamile kaldığını öğrenince tuvalete gitmek bahanesiyle sırra kadem basıp izini kaybettiriyor…

Cleo’nun karnı şişiyor tabi, bunu evdekilere söyleme zamanı daralıyor ama Cleo bu durumu Sofia’a söylemekten çekiniyor. Başta kovulacağını düşünüyor, ama daha sonra beklediğinin aksine Sofia ona destek oluyor. Bu sahne içimizi ısıtıyor tabii. Ortaya çıkan bu kadın dayanışmasından anlaşılan o ki, yukarıda bahsettiğimiz sınıfsal çelişkileri ortadan kaldırmasa da inceltebiliyor.

Baba Antonio’nun lüks Amerikan marka arabasını ağır ağır garaja yerleştirirken ki titizliğiyle yada “Bu köpek de her tarafı pisletiyor” türünden sözlerle otoritesini ara ara görebiliyorduk filmde…

Taa ki Sofia’nın da aldatıldığını öğrendiği zamana kadar…

Bu noktadan sonra Sofia’nın, aynı arabayı çarpa sürte garaja sokmaya çabalaması her şeyi eskisi gibi devam ettirebilmek adına giriştiği son çaba olarak okunabilir.

Her iki kadında terk ediliyor.

Arabadan indiğinde Cleo ya “Biz kadınlar yalnızız” demesi ve ardından eşini terk etmesi de önemli bir vurgudur.

Sofia, eşini hayatından çıkarmayı kabullenmesiyle birlikte hiçbir yere sığdırılamayan bu arabadan kurtulup daha küçük bir araba alarak verdiği kararın altını kalın çizgilerle çiziyor.

Bu küçük araba baba olmadan her yere sığan, duygulara sığan, sevince sığan, dayanışmaya sığan bir araba gibi görünüyor ve bu arabanın içinde sadece çocuklar ve kadınlar yaşıyor.

Bir ölüm, bir doğum

Film kişisel olduğu kadar toplumsal ve politik bir tarihin izini de sürüyor, bu izlerin mesajları filmin akışı içine serpiştirilerek başarıyla veriliyor.

Cleo’nun yaşamındaki en büyük travma, Meksika yakın tarihinin en büyük travmasıyla iç içe geçiyor. Cleo’nun, kendisi gibi yerli kökenli sevgilisi Fermin, devlet destekli paramiliter bir grupta Koreli ve Amerikalı eğitmenlerden dövüş sanatı dersleri alıyor. Ardından bu grup silahlandırılıyor ve 1971 öğrenci isyanını kanla bastırıyor (Corpus Christi Katliamı). Bu bastırma sırasında Cleo doğacak çocuğu için beşik bakıyor ve bir beşik alışverişinin masumluğuyla, siyasi cinayetlerin şiddeti iç içe geçiyor, Cleo’nun beşik baktığı kapalı mekânda eli silahlı sevgilisiyle burun buruna gelişini de görüyoruz.

Bu karşılaşma Fermin’in kaçışından sonraki tesadüfi ilk karşılaşmaları, her ikisi de şok oluyor. Fermin olay yerinden kaçarak uzaklaşıyor.

Bu karşılaşma anının hemen ardından Cleo düşük yapıyor. Bu Cleo’nun hayatının en büyük travması. Her iki kadın da zor bir süreçten geçiyor, ancak birbirlerinden güç almayı da öğreniyorlar.

Bütün bu olayların ardından tatile gitmeye karar veriyorlar. Çocuklar bakıcı ve anne… Çocuklar yüzdükleri sırada boğulma tehlikesi yaşıyor ama Cleo onları kurtarıyor. Bu kurtarış yaşamı simgelerken bir yandan da ölüm imgesini gösteriyor: Cleo düşük yaptığı çocuğu zaten hiç istememişti…

Aslında (toplumsal kodlara göre) bir babanın yapması gerekeni yapmış oluyor Cleo. Hayatını hiçe sayarak çocuklarını kurtarmaya çalışıyor. Dram ise bunu kendi çocuğuna yapmak istememiş olmasında vücut buluyor. Bir noktada yükü daha fazla taşıyamıyor ve bebeğinin doğmasını istemediğini itiraf ediyor. Hakikaten insanın boğazını düğümleyen bir sahneye tanık oluyoruz.

Cleo çocuklu kutsal kadın olabilecek en uygun profilken, toplumda neredeyse “doğuştan anne” diye tabir edilebilecek bir mesleğe de sahipken, çocuk doğurmak istememesi akıllara bir soru işareti bırakıyor…

Ve Cleo’nun aileyle birlikte gittiği tatilin dönüşünde yol yorgunluğuyla merdivenleri çıkıp çamaşırları asmaya başlamasıyla ise film son buluyor. Ne de olsa çamaşırlar beklemeye gelmez, kokar…