Heybe

Sabaha Karşı Rüyası

Gülüyor. Aramızda büyük bir sır varmış gibi. Söylemek istediklerimi gözümden anlıyormuş gibi. Konuşmamız gereken çok önemli meseleler birikmiş gibi. Vera ve Efsun, kadim zamanlardan beri aslında bir bütünmüş gibi. Saçlarından öpüyorum tekrar. Pırasa saçlı kuzum benim.

“Canını çıkardın hamurun. Ama kulak memesi kıvamına gelmesi için öyle yapmak lazım…”

“Eline geçirdiğin her şeyden öç alıyorsun sanki. Sıkma bu kadar, biraz daha sakin. Bak, kurabiye yapayım derken kol kası yaptın görüyor musun?”

Gülüyor sonra. Gülümsemenin kendisine çok yakıştığını biliyor mu, bilmiyorum. Çok güzel güldüğünü ona hiç söyledim mi, hatırlamıyorum. Mesela ben iltifat almayı çok seviyorum ama sevmiyormuş gibi yapıyorum. Benimle ilgili herhangi bir şeyi beğendiğini dile getirirse eğer muhakkak ki ilk olarak “beğendin mi” diye soruyorum. Bir kez daha söylesin diye. Şımartılma faslı beş saniye daha uzasın diye. Aklım, biraz önce kurduğu cümleye takıldığı için daha çok abanıyorum hamura. “Eline geçirdiğin her şeyden öç alıyorsun.” Neyin öcü? Hangi öç? Belki de hayatımdaki her şey, ben sımsıkı tutmasam ellerimden uçup gidecek hafiflik ve pervasızlıkta. Şu çatlak kurabiyenin hamuru bile.

“Reyhan’a mı götüreceksin koca tepsiyi? Bana da ayırır mısın birkaç tane?”

“Elbette”

“Ben çıkıyorum o zaman. Yapmamı istediğin bir şey var mı?” diye soruyor bu kez. Siyah bir tişört geçirmiş üstüne. Gözleri yemyeşil. Siyah giydiğinde parıl parıl parıldıyorlar sanki. Ona siyahı çok yakıştırıyorum ama bunu da söylemiyorum.

“Gitmeden müzik açar mısın bana, elim hamurlu da…” diyerek telefonumu işaret ediyorum. Dediğimi yapıyor, boynuma belli belirsiz bir öpücük konduruyor, bu sırada tişörtüne biraz un bulaşıyor, biçimli elleriyle un kalıntılarını silkeliyor ve gidiyor. En çok boynumu ve köprücük kemiğimi öpmekten keyif aldığını biliyorum. Bu yüzden hep yakası açık bluzlar giyiyorum ama bu meselenin onunla hiçbir alakası yokmuş gibi davranıyorum. Yakası kapalı kıyafetlerden hiç haz etmezmişim gibi. Grup Yorum arkada bas bas bağırıyor: Zafer bizim olacak, can yoldaşım sana söz. Hamuru daha büyük bir hırsla yoğuruyorum artık. İstemsizce gülüyorum. Kurabiye yaparken dinlemem için açtığı şarkıya bak… Bu adamın nesini seviyorum, bilmiyorum.

* * * *

Reyhan beni ruh gibi karşılıyor. Gerçekten de ruh gibi. Kızlar gelmiş, salondalarmış. Kurabiyeleri elimden alıyor ve teşekkür bile etmeden beni salona itekliyor. Bu akşam hepimizi buraya topladı çünkü anlatması gereken çok önemli bir mevzu varmış. Telefonda bahsettiği kadar mühim bir şey olmuş olmalı, diye geçiriyorum içimden. Zuhal, kızıyla gelmiş. Vera. Aramızda hiçbir kan bağı bulunmamasına rağmen Vera, annesinin değil de benim küçüklüğüme benziyor. Kaküllü kumral saçları var, dümdüz. Annem beni, pırasa saçlı kuzum diye severdi bazen. Hani böyle hiç hesapta yokken, durup dururken severdi. O sevme, sevmelerin en güzeli olurdu. Vera’nın da öyle hesapsız sevilesi, öpülüp koklanası pırasa saçları var. Gözleri bir eşeğin sıpasının gözleri gibi, kocaman delikler var sanki Vera’nın yüzünde. Göz diye, kocaman iki kara delik taşıyor yüzünde Vera. Delikli Vera. Muhtemelen bir yirmi yıl sonra da delirmiş Vera.

O şimdi bilmiyor ama ağladıkça gözleri büyümeye devam edecek. Kimileri, o deliğe düşmekten ölesiye korkacağı için onunla göz teması bile kuramayacak. Gözünün içine bakmaktan korkan adamlara tutulacak belki. Korkmasınlar isteyecek. Vera, her daim etrafındaki insanlardan daha çok şey gördüğünü zannedecek. Görmek, ona genellikle acı verecek. Tabii şimdi bunların hiçbirini bilmiyor. Bilmediği ve bilmemenin huzurla yakın akraba olduğu dönemlerde çünkü. Bunları düşününce gidip ona sarılasım geliyor. Durduk yere. Annem gibi. Pırasa saçlı kuzum, diye sevesim geliyor onu. Ama yapmıyorum. Sevgimi göstermekle ilgili sorunlarım vardır belki de, bilmiyorum. Zamanında tutamadığım eller, çekip öpemediğim dudaklar, gediğine oturtamadığım laflar vardır.

Acaba benim, pırasa saçlı bir kızım olur mu? Belki benim hiçbir zaman bir kızım olmaz. Belki kimse, benden bir kız çocuğu olsun istemez. Belki seçme şansı olsa hiçbir çocuk, benim rahmime düşmek istemez. Zuhal nasıl da gururlu… Aramızda anneliği tadan ilk o oldu. “Vera olacak adı, Ali öyle istiyor çünkü Nazım Hikmet’i çok seviyor.” diye çıkıp geldiği gün dün gibi aklımda. Zuhal, karnında sanki bir basket topu saklıyordu. Her an çıkartıp sektirecekti sanki, her şey herkese o denli gerçek dışı geliyordu. “Benim babam da Özdemir Asaf’ı çok severmiş ama adımı Lavinia koymamış.” dediğim için tam iki hafta konuşmamıştı benimle. Canı acımış gibi bakmıştı yüzüme. Benim de acısın istemiş olacak ki, o dönem beraber olduğum adamın annesini kast ederek, “Kadın seni bu ukalalığın ve soğukluğun yüzünden sevmemiş herhalde” diye beceriksiz bir hamlede bulunmuştu. Canım yanmamıştı çünkü Zuhal yanılıyordu. O kadın beni ukala ve soğukkanlı bulduğu için değil, sıska olduğum için sevmemişti. Babaannem de annemi sıska olduğu için sevmezdi. Neticede Zuhal, iki haftanın sonunda “o güzel patlıcanlı börekten yapsana” diye dayanmıştı kapıma. Zuhal öyledir. İçimizden birine küsse, hatta haklı bile olsa dayanamaz ve barışalım mı diye kapısını aşındırır.

Zaten benim Nazım’la, Nazım’ın aşklarıyla ya da edebiyatla bir derdim yoktu ki. Ali’yi pek sevmezdim ve lanet olası bir hafızam vardı, o kadar. Ali, bir zamanlar devrim yapabileceğine yürekten inanmış, yeşil parkasını sırtına geçirmiş, örgütlenmiş, ülkesi için güzel hayaller kurmuş biriydi. Sonra devrimcilik ona eskisi kadar heyecan verici gelmedi. Birilerine kızdı, hayata küstü. İçki sofralarında anılarını anlattı, hayatın bir şekilde orasından burasından tutmaya çalışan, zor da olsa çabalayan herkesi eleştirme hakkını kendisinde gördü. Çünkü o, bir zamanlar bedel ödemişti. Sohbet etmek için toplandığımız gecelerden birinde politik bir meseleyi tartışırken, bilmem kaçıncı birasını yuvarlayıp aynı zamanda bununla övünürken aniden bize döndü ve “neyse kapatalım konuyu, kızlar sıkıldı görmüyor musunuz,” dedi. Çünkü Ali’ye göre biz, politikadan anlamazdık. Çünkü Sovyetler hakkında yalnızca onlar konuşabilirdi. Çünkü Çin denince onların aklına ilk önce Mao gelirdi, bizimse porselen çay takımları. Tarihi onlar yazar, onlar değiştirirdi. Biz de o esnada porselen fincanlarımızdan beş çayımızı yudumlardık. Hadi oradan! Bunun üzerine Ali’nin notunu vermiştim ve unutmamak gibi zararlı bir alışkanlığım vardı.

* * * *

“Efsun teyze, bana ne zaman jile dikeceksin?”

Vera’nın sesiyle salona dönüyorum.

“Bana teyze demeye devam edersen el bezi bile dikmem sana.”

Sesim istediğim kadar yumuşak çıkmadığı için Vera küsüyor. Dudaklarını büzüştürüyor, kollarını bağlıyor ve kara deliklerini halının desenlerine daldırıyor. Dört yaşındaki halim oluverip de karşıma geçiyor sanki. “Küstürdün çocuğu Efsun, biraz şefkatli olsana yahu. Kazık kadar kadın olmuşsun, ne diyecek çocuk sana? Teyze diyecek tabii” diyor Reyhan. Haklı belki de. “Hangi renk dikecektik senin şu jileyi? Gel teyzenin kucağına da karar verelim artık.” diyorum sonra. Vera, hiç nazlanmadan kucağıma yerleşiyor.  Mis kokulu saçlarını göğsüme gömüyor. Bu gece eve gidene kadar nerede uyuklayacağı da böylece belli oluyor. Yaşamak, bununla ilgili bir şeydir belki, diye düşünüyorum. Bu koku, bu dokunuş, bu minicik eller beni böyle şeyler düşünmeye sevk ediyor çünkü. Birine, nasıl seveceğini öğretememek ne acı.

“Nazenin, Allah aşkına az iç şu zıkkımı” diye bağırıyor Zuhal birden. Geldiğimden beri hiç sesi çıkmadı çünkü pencerenin önünde durmaksızın sigara içiyor. Çok az insanın seyrettiği ve seyredenlerin kesinkes sıkıcı bulduğu bir sanat filminin açılış sahnesi gibi duruyor Nazenin. Benim güzel arkadaşım. Üniversitede aşık olduğu çocuk “böyle şahane ismi olan bir kadının şair olmaktan başka şansı var mı” diye sorduğu ve Nazenin’in de “sen ne saçmalıyorsun ya” diye yanıtlamadığı günden beri şiir yazıyor. Şiirlerini hiçbir yayınevi basmak istemediği için de üzülüyor. Özgün değil. Hatta yetenekli de. Ama katır inadı var. Vazgeçmiyor. O densiz herifle hala görüşüyor. Günün birinde birlikte olabiliriz belki, diyor. Nazenin’in, çırpınmaktan artık vazgeçmesi gerekiyor. Nazenin, sudan çok korkuyor.  Nazenin hep, bir ihtimal denizinin kıyısında debeleniyor. Bileğinin üstüne çekine çekine vuran şuncacık sudan nasıl razı olabiliyor, bilmiyorum.

“Vera, sorsana Naze teyzeye, bize okumak istediği yeni bir şiiri falan var mıymış?” diyorum ki, keyfi biraz yerine gelsin. Şu zıkkımı da hakikaten biraz az içsin.

“Aslında bir şey var ama taslak gibi düşünebilirsiniz” diyerek çantasına uzanıyor Nazenin. Bir kağıt çıkarıp şöyle bir göz gezdiriyor.  Vera, kara deliklerini benim kara deliklerime dikiyor, “gül gibi kokuyor buran Efsun teyze” diyerek göğsümü elliyor. Aklıma söyleyecek bir şey gelmediği için saçlarını öpüyorum. Delikli kuzum benim. Zuhal bize bakıp, “kadın olmak ne acayip şey Efsun” diyor gözleriyle. “Göğsünde o kokuyu muhafaza etmek ne acayip şey.” Belki bunların hiçbirini söylemek istemiyor.  Ben uyduruyorum. Uydurukçu Efsun.

* * * *

yaşasaydım eğer

bana bu şarkıyı armağan eden bir adam olsun isterdim hayatımda

“ya sen olmasaydın”

ah, deseydim ben de

ya ben olmasaydım

görüyor musun, iyi ki varım

deseydim

iki günde bir sarımsak istemek için kapısını çaldığım üst komşum

bu denli suratsız olmasaydı

ben anneme, onun suratsızlığından dem vurmasaydım

annem bana

“o kadının hiç annesi olmamış ki” diye

soğuk ve kavruk bir açıklama yapmamış olsaydı

“tanesi 2 üç tanesi 5” diye bağırılan pazara gittiğimde

sarımsak almayı unutmasaydım

hiç değilse o şarkıyı çalan bir araba yağmurlu bir günde

ayakkabılarıma çamur sıçratmış olsaydı

bunu, evrenin bir işareti saysaydım

ben, her adımında

ucuz bir romantizm arayan bir kadın olmasaydım

ah, keşke biraz var olsaydım

Nazenin, okumayı bitirdikten sonra bize bakıyor. O bakışta, umut var. Şu an görmek isteyeceğim en son şey. Amma tehlikeli, amma riyakâr. Çok güzel diyoruz, hep bir ağızdan. Çok güzel. Çünkü o bakışın, insana neler yapabileceğini biliyoruz. Dahası, yapabileceklerinden korkuyoruz.

“Sen ne anlatacaktın bize Reyhan? Dökül hadi.” diyor Zuhal. Reyhan, nihayet beni hatırladınız der gibi gözlerini deviriyor. Boğazını temizleyip konuşmaya başlıyor.

“Dün sabaha karşı annem geldi.”

“Nasıl yani?” diyoruz koro şeklinde. Çünkü Reyhan’ın annesi meme kanserinden öldü. Tam beş yıl önce.

“Rüyama girdi yani. Ne yaptığını biliyorum, dedi bana. Ayıplar gibi baktı uzunca. Dokunmadı, öpüp koklamadı. Ne yaptığını biliyorum, dedi ve gitti.”

Biraz afallamıştık çünkü Reyhan epey etkilenmiş görünüyordu.

“Sakin ol Reyhancım. Rüya bu, ben ne saçmalıklar görüyorum bir bilsen. Hem gece değil de sabaha karşı görülen rüyalar geçerli sayılmazmış. Babamın köyündeki bir kadın öyle söylemişti. ”

“Ne saçma şeymiş o öyle. Rüyanın geçerlisi geçersizi mi olur?” diyor Zuhal.

“Öyle değil Efsun. Öyle değil. Annem tavırlarında haklı çünkü ben bir şey yaptım. Yıllar önce. Yapmamam gereken bir şey. Onun bana katiyen yakıştıramayacağı bir şey. Şimdi o yanlışı düzeltmezsem annem benimle asla konuşmayacak, biliyorum.” diyor Reyhan. Dokunsan ağlayacak.

“Kızım ne yaptın peki?” diyor Zuhal.

“Yüzüğü çaldım.”

“Hangi yüzüğü?”

“Babaannemin yüzüğünü.”

“Doğru düzgün anlatır mısın artık şunu!”

Sesimin yumuşak çıkmaması bu kez işe yarıyor olacak ki, Reyhan daha açıklayıcı konuşmaya başlıyor.

“Yıllar önce babam, ablamla beni yanına çağırdı. Babaannemden kalan bir yüzük vardı, özenle saklamıştı senelerce. Bordo taşlı, çok şık, çok güzel, çok zarif, çok değerli. Ama yüzük bir taneydi işte. Bizse iki kişiydik. Babam yüzüğü çıkardı ve ablama verdi. O yüzük benim olacak diye düşünmüştüm hep. Çok bozuldum ama belli etmemeye çalıştım. Sonra dolabından bir şey daha çıkardı ve bu kez bana uzattı. Bunu da sen sakla, dedi.”

“Ne verdi sana?”

“Dedemin kokuşmuş içki matarasını.”

Bunu duyunca biraz gülüyorum. Reyhan öyle bir bakış atıyor ki, anında toparlanıyorum.

“Tamam da bu sürpriz bir şey olmamış ki, senin baban ablanı hep daha farklı severdi zaten. O yüzüğü ablana değil de sana vermesi mucize gibi bir şey olurdu yani.” diyor Nazenin.

“Ama ben yüzükleri çok seviyorum. Üstelik ellerim çok güzel çünkü annemin ellerine benziyor. Bana daha çok yakışırdı yani. En azından o zaman öyle düşünmüştüm. Sonra da ablamdan yüzüğü çalmıştım. Fark etmedi tabii ki çünkü yüzük falan onun umurunda değildi. Annem kesinlikle bundan bahsediyor. Sizi de bu akşam bu yüzden topladım. Bu işi çözmemiz lazım.”

“Anlaşıldı. Yüzüğü ablana en yakın zamanda geri veriyorsun. Bize anlattığın gibi anlat her şeyi, dürüstçe, kaçak dövüşmeden. Bir cahillik ettim, çok gençtim falan de. O zaten affeder seni. Annen de affetmiş olur böylece. Tamam, bitti gitti. Sen ne üzüyorsun ki o tatlı canını?” diyor Zuhal.

“Hayır canım, niye veriyormuş yüzüğü? Seneler geçmiş üstünden. Bekle biraz, annen de affeder seni yakında. Baktın affetmiyor, hatasız kul olmaz falan diyeceksin. Hem anneler bağışlayıcı ve kucaklayıcı değil midir? Günahınla sevabınla bassın seni bağrına.” diyor Nazenin.

Reyhan bana bakıyor çünkü fikrini söyleme sırası bende.

“Ablanla konuş Reyhan. Özür dile. O seni anlar. Yüzüğü geri de istemez. Vicdanını rahatlat, annenle aranı düzelt ve yüzüğünle mutlu mesut yaşa. Şahane çözüm valla!” diyorum. Kucağımda uyuklayan Vera’yı rahatsız etmeden konuşmaya çalışıyorum.

“Ben böyle bir hatayı nasıl yaptım! Ben böyle büyük bir günahı nasıl işledim!” diye sızlanmaya başlıyor Reyhan. Şimdi böyle karar verememiş gibi görünüyor ama yarın ilk iş ablasıyla konuşacak, bunu bu salondaki herkes adı gibi biliyor.

Vera, uykulu koca gözleriyle bana bakıyor, “ilk günahı kim işlemiş teyze” diye soruveriyor.

“O kısımlar biraz karışık kuzucum. Adem’in kaburga kemiğini kurcalayan Tanrı’ya kadar uzanmamız gerekir belki.” diye yanıtlıyorum onu.

Gülüyor. Aramızda büyük bir sır varmış gibi. Söylemek istediklerimi gözümden anlıyormuş gibi. Konuşmamız gereken çok önemli meseleler birikmiş gibi. Vera ve Efsun, kadim zamanlardan beri aslında bir bütünmüş gibi. Saçlarından öpüyorum tekrar. Pırasa saçlı kuzum benim.