Cadı Kazanı

Bir Savunma ve Saldırı Alanı Olarak İstanbul Sözleşmesi

İstanbul Sözleşmesi net biçimde şiddeti önlemeye yönelik olarak cinsiyetçi zihniyeti ortadan kaldırmak, eşitlikçi bir anlayışı topluma hâkim kılmak ve kadınları güçlendirmek için yapılması gerekenleri sıralar. Önleme, koruma, kovuşturma, bütüncül politikalar gibi bölümleri, eylemlerde attığımız “İstanbul sözleşmesi yaşatır” sloganının doğum yerleridir. Bu başlıklar ve getirdiği yükümlülükler ciddi anlamda etkin uygulandığında hayati sonuçlar alabiliyoruz.

2021 Türkiye’si ekonomik, politik, siyasal açıdan çok yönlü krizlerle çevrili. İktidar cephesinin kadın, işçi, genç, LGBTİ+, doğa düşmanlığı üzerine bina etmeye çalıştığı faşist başkanlık süreci; devlet içi krizleri, çatlaklar ve yansımaları; sorun yaşayan tüm kesimlerin irili ufaklı bazen sakin fakat genelde hareketli direnişleri; halk güçlerinin mücadelesi… Bu özne ve mekanizmaların belirleyiciliğiyle hep birlikte soluk alıyoruz, 2021’in ilk aylarında.

Geriye ve şimdiye baktığımızda bir yılda üç yüzden fazla kadının katledildiğini, on binlercesinin şiddete ve istismara maruz bırakıldığını, faillere yönelik cezasızlık politikalarının hakim olduğunu görmekteyiz. Kadınların hayatı ev içi emek, eşitsiz ücret, enformel sektör, erkek-devlet şiddeti ve cinayet duvarlarıyla örülü.

Patriarkal kapitalist sistemin hakim olduğu ülkemizde genel başlıklarda da özel detaylarda da cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığı hat safhada devam ediyor. Sadece “sorunlarımız nelerdir” diye bir başlık açıp yazı yazmaya kalkışsak, sayfalar dolusu deneyimi ve veriyi sunabileceğimiz bir dönemdeyiz. AKP-Erdoğan iktidarı ile birlikte de tüm bu sorun alanları derinleşerek yaşamsal tehditler oluşturmaya devam ediyor.

Elbette ki ne eril politikaların tümünü ne de kadına yönelik erkek şiddetini 2002 AKP iktidarı ile başlatıyoruz. Cinsiyetçi güç ilişkileri, ayrımcılık, ikinci cins konumu, özel alana hapsedilme ve yaşamı katleden fiiller patriyarkanın doğuşu ve gelişimi ile birlikte bu günlere gelmiş durumda. Günümüz Türkiye’sinin iktidarı ise bu tarihselliğin üzerine erkek-devlet- anlayışıyla, kadın düşmanlığıyla patriyarkanın dönem sözcülüğüne soyunmuş durumda.

Nereden çıktı bu İstanbul Sözleşmesi?

Kadınların cinsiyetinden kaynaklı yaşadıkları sorunların yeni olmadığına değindik. Şuna da değinmek gerekiyor. Patriyarkanın tarihselliği kadar kadın özgürlük mücadelesinin de köklü bir geçmişi var. Fakat şimdi çok eski bir tarihe gitmeyeceğiz. Özellikle son bir yıldır Türkiye ve pek çok ülkede tartıştığımız konulardan bir tanesine geliyoruz: “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi.” İstanbul’da imzaya açılmasından dolayı aldığı ve bilinen ismi ile İstanbul Sözleşmesi.

Sözleşmeyi Feride Acar ve Raluca Maria Popa kaleme aldı. 2011 Mayıs’ında İstanbul’da imzaya açıldı ve ilk kez Türkiye tarafından imzalanıp onaylandı. 01.08.2014 tarihinde de yürürlüğe girdi. Temmuz 2020 itibarıyla 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmış ve imzacı ülkelerin de yüzde otuz dördünde onaylı durumdadır.

Sözleşme sürecinin öncesine baktığımızda Türkiye’yi uluslararası arenada ilgilendiren önemli bir olaya şahitlik ediyoruz: Nahide Opuz davası. Dava, Nahide Opuz’un -Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendisini eşi H.Opuz’un şiddetinden korumadığı gerekçesiyle- 2002 yılında AİHM’e başvurması ile başladı. Mahkeme, Türkiye’nin şiddet gören bir kadını, savcılığa başvurduğu halde, kocasından korumayarak ayrımcılık yaptığına hükmetti ve Türkiye’yi tazminata mahkum etti. Bu karar ile AİHM, tarihinde ilk defa aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle bir devleti mahkum etmiştir.

İstanbul Sözleşmesi hazırlığından önce ülkeler arası kurulan çeşitli mekanizmalarda kadına yönelik şiddet meselesi gündem edilmiş ve şiddet karşısında çeşitli müdahale araçları oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır.

Kadın örgütlerinin erkek şiddeti ve kadın cinayetleri karşısında örgütlenme çalışmaları, araştırmalarında toplanan veriler, tahlil edilen tablolar ve çıkarılan raporlar İstanbul Sözleşmesi’ne oldukça ışık tutmuştur. Kadın örgütleri yıllarca erkek şiddetinin karşısında mücadele etti ve sözleşmenin hazırlanması ihtiyacını önemli ölçüde belirlemiştir.

Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesine Yönelik Sözleşme yani CEDAW, Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Deklarasyon, çeşitli tavsiye kararlar ve CAHVIO (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Mücadelesi hakkında Geçici Komite) gibi. Tüm bu girişimler, çalışmalar, mekanizmalar arkasında dünyanın pek çok yerinde kadına yönelik şiddetin azımsanamayacak boyutta olduğu gerçeği yatıyor. Ve bu gerçeğin görmezden gelinemeyecek bir durumda olması. Yani bu girişimler ülkelerin kendi aralarında görüşerek havadan/tepeden gelen bir gündem değil arkasında kadınların tarihsel ezilmişliği; erkek şiddeti, cinsiyet tahakkümü gibi patriarkal sistemin yattığı bir gündem.

İşte en son bahsettiğimiz komiteye (CAHVIO) Türkiye’den Feride Acar katıldı ve Raluca Maria Popa ile birlikte evrenselleşen tabloyu arkalarına alarak İstanbul Sözleşmesi’ni yazdılar.

İstanbul sözleşmesi neden önemli

Türkiye’de istatistiksel olarak yoğun bir şekilde erkek şiddetinin farklı farklı türlerine maruz bırakılıyoruz. En görüneni fiziksel şiddet olmasıyla beraber ekonomik, cinsel, dijital ve psikolojik şiddet biçimleri de zannettiğimizden daha yoğun. Aile içinde, sokakta, iş yerinde… Kısacası hayatın her alanında kadınlar erkekler tarafından şiddete maruz bırakıldı/bırakılıyor. İşte bu gerçekler karşısında ve önceki başlık altında belirttiğimiz üzere İstanbul Sözleşmesi hazırlandı.

Sözleşmeyi en genel hatlarıyla “kadına yönelik her türlü şiddeti önlemek, şiddet mağdurlarını korumak ve failleri kovuşturmak için devletler tarafından alınması gereken önlemleri belirleme” özellikleriyle tarif edebiliriz. Biraz da başlık başlık önemine değinelim.

Şiddet, cinayet ve akabinde ki hukuksal süreçte cezasızlığın olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Kadın katillerinin ve şiddet faillerinin hak ettikleri cezalarla yargılanması gerektiği taleplerimiz arasında yer alıyor. Fakat kadın hareketi olarak tek talebimiz fiiller işlendikten sonraki sürece dair değil. Şiddet ve cinayet fiillerinin işlenmeden müdahale mekanizmalarının oluşturulması da önemli taleplerimiz arasında yer alıyor. Çünkü derdimiz yalnızca kadınlar şiddete maruz bırakıldıktan ya da öldürüldükten sonra cezaların devreye girmesi değil, bu şiddet ve cinayetlerin ortadan kalkmasıdır!

İstanbul Sözleşmesi net biçimde şiddeti önlemeye yönelik olarak cinsiyetçi zihniyeti ortadan kaldırmak, eşitlikçi bir anlayışı topluma hakim kılmak ve kadınları güçlendirmek için yapılması gerekenleri sıralar. Önleme, koruma, kovuşturma, bütüncül politikalar gibi bölümleri, eylemlerde attığımız “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sloganının doğum yerleridir. Bu başlıklar ve getirdiği yükümlülükler ciddi anlamda etkin uygulandığında hayati sonuçlar alabiliyoruz. Koruma bölümünde yazılan maddeler kadının şiddet uygulayan kişi karşısında korunmaya alınması, adres ve kimlik bilgisi gizliliği, şiddet uygulayabilecek kişinin uzaklaştırılması yaptırımlarını içeriyor. Bu maddeler ve yaptırımlar bugün bir şiddet vakiasıyla karşılaştığımızda ilk elden ihtiyacımız olan uygulamalar.

Genel olarak sözleşmenin yalnızca maksatları bölümüne baktığımızda bile ne derece önemli olduğunu ve neden savunmamız, vazgeçmememiz gerektiğini görebiliriz:

Madde 1 – Sözleşmenin Maksatları

  1. Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak;
  2. Kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak;
  3. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak;
  4. Kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak;
  5. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak.

Sözleşmeye saldırılar başlığına geçmeden önce sözleşmeyi önemli kılan hususlardan bir tanesine daha değinmek istiyorum.

Sözleşmenin 4. bölümünde, “soruşturma, kovuşturma, usul hukuku ve koruyucu tedbirler” bölümünde: “Taraflar, kendi iç hukuk kurallarının öngördüğü koşullara uygun biçimde, bu sözleşmede belirlenen suçlarla ilgili olarak yürütülen soruşturma ve yargı süreçlerinde mağdurun kendi talebi doğrultusunda kamu kuruluşlarından ve sivil toplum kuruluşlarından ve aile içi şiddet danışmanlarından yardım ve/veya destek almasına olanak sağlamak üzere gereken yasal veya diğer tedbirleri alacaktır.” maddesi yer alıyor. Bu madde; kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti davalarında hukuken mağdur konumda olan kadın ile kadın örgütleri arasındaki dayanışmayı hukuki bir konuma getiriyor. Kadın, hak ve hukuk örgütlerinin davaya müdahil olmasını sağlıyor. Davaların toplumsallaşması ve bu müdahillikler davada verilecek kararların belirlenmesinde önemli bir rol oynuyor.

Dolayısıyla maruz bırakılan kadın ile dayanışmayı daha da kuvvetli örebildiğimiz bir deneyimi yarattık/yaratıyoruz. 

Kadına yönelik şiddeti önleyebilecek bir sözleşmeye neden saldırılır?

Türkiye’de hakim olan “aile içinde yaşanan aile içinde kalır”, “kol kırılır yen içinde kalır”, “karı-koca arasına girilmez” gibi anlayış ve düşünce biçimleri, aile içi şiddeti görünmez kılmaya çabalamaktadır. Kadın hareketinin/feminist hareketin yıllar önce tartışıp toplumsallaştırmaya çalıştığı bir şiar vardır. “Özel olan politiktir.” Çeşitli tartışmalar akabinde ortaya çıkan bu şiar, özel olana/alana hapsedilmiş şiddet, istismar ve eşitsiz ilişki biçimlerinin görünür kılınması mücadelesinde önemli bir eşiktir. Hala bu mücadele sürdürülmekte, hane içi – ev içi yaşanan şiddetin de bir şiddet olduğu gerçeği kadın hareketi tarafından dillendirilmeye devam etmektedir. Bununla mücadele yöntemleri, kadın dayanışma ağlarının ihtiyacı halen günceldir.

İstanbul Sözleşmesi’ni önemli kılan noktalardan bir tanesi de burasıdır. Maksatlarında da belirtildiği gibi aile içi şiddeti görür ve ortadan kaldırılması için politikalar üretir.

İktidarın, daha genel tabirle ataerkiyi savunan kişilerin, kurumların İstanbul Sözleşmesi’ne saldırdığı sözde gerekçe burada yatmaktadır. “Kadına yönelik şiddet abartılıyor, kadın cinayetleri bizim iktidarımızda azaldı” gibi söylemler üreten iktidar ve türevleri, kendisinden beklenildiği üzere şiddet ve cinayetleri araştırma, önleme yoluna gitmeyip, boşanmaları engelleme çabası içerisine girmiş durumda. Kutsal aile güzellemesi yapan bu kişi ve kurumlar aile içi şiddetin teşhir edilmesini ve faillerin yaptırıma uğratılmasını aileye zarar verici nitelikte görmekteler. Bu yüzden sözleşmeyi aile yıkıcı, soyun devamlılığına zarar verici buluyorlar.

Sözleşmeyi bizim için önemli kılan, ataerkil kişi ve kurumlar açısından da saldırı noktası haline gelen kavramlar aynı: Toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim kavramları.

Sözleşmenin birinci bölümünde “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” maddesinde şu fıkra yazılmıştır: “Taraflar bu sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”

Bu fıkranın içerisinde geçen toplumsal cinsiyet kavramından dolayı sözleşmenin toplumu cinsiyetsizleştirme çabası içerisinde olduğunu düşünüp saldırılarını gerekçelendiriyorlar. Yine aynı fıkrada geçen cinsel yönelim kavramıyla da sözleşmenin toplumu eş cinselliğe özendirdiğini iddia etmekteler. Heteroseksist anlayışları cinsel yönelimlere, LGBTİ+’lara saldırıyı doğuruyor. Bu yazıyı kaleme aldığımız Boğaziçi eylemlilikleri sürecinde de aynı anlayışı görebiliyoruz. Süleyman Soylu’nun LGBTİ+lara yönelik sapkınlık suçlamaları ve akabinde Boğaziçi direnişçisi öğrencilerin tutuklanması bu homofobik, transfobik anlayışın nefret suçu içeren pratik sonuçlarıdır.

Sözleşmenin hiçbir maddesinde, fıkrasında eşcinselliği veya heteroseksüelliği özendirici bir cümle yoktur. Herhangi bir cinsel yönelimi özendirici bir sözleşme olarak yazılmamıştır. Okumayı ve okuduğunu anlamayı bilen herkesin açıkça görebileceği bir durum bu. Fakat saldıran zihniyetin anlayışında kutsal aile güzellemesi, soy devamlılığı, bunların dolayımında aile kurumunun dağılma korkusu hakim olduğundan; kadınların, LGBTİ+ların aile dışında bir birey olarak tanımlanmasından duydukları korku hakim olduğundan; (hatta LGBTİ+ları herhangi bir kimlik, yönelim olarak görmüyorlar) ve kadınların şiddet girdabı içinden çıkmalarını istemediklerinden sözleşmeye var güçleriyle saldırıyorlar.

Biz kadınlar da bu restleri apaçık bir şekilde görüyoruz. Yazıda belirttiğimiz şiddeti önleme politikaları, yaptırım gücü, kovuşturma mekanizmaları ve yargılamanın maruz kalandan yana ilerlemesi, bütüncül politikalar önermesi sebebiyle bu sözleşmeye sahip çıkıyoruz. Kadın hareketinin mücadelesi sonucu bir kazanım olma özelliği de olan bu sözleşmeden vazgeçmeye niyetimiz yok. Aksine tam anlamıyla etkin uygulanması ve 81 ilde tüm kamu kurumlarında atfettiği yükümlülüklerin hayata geçirilmesi konularında daha fazla mücadele ediyoruz. Şiddet ve şiddeti yaratan, besleyen olgular ebedi ve ezeli değildir. Erkek şiddeti ve kadın cinayeti önlenebilir. Bu vurgu ile İstanbul Sözleşmesi’ne daha fazla sahip çıkıyoruz.

Dipnot:

Sözleşmeye dair bütün bilgiler, https://rm.coe.int/1680462545 adresinde bulunan sözleşmenin aslından alınmıştır.