Cadı Kazanı

Cinselliğin Diyalektiği / Shulamith Firestone

Pek çok kişi için her kadının çocuk doğurmayı reddetmesi imkansız gibi görülebilir. Hatta bunun çocukların var olmasına karşı açılmış bir savaş olduğu düşünülebilir. Tam da bu noktada Firestone’un çözüm önerisine başvurmak gerekir. Çocuk doğurmak kadın bedeni dışında bir yöntemle gerçekleşebilir. Bu anlamda yapay döllenme ve yapay yumurtalama gerçekleşmiş olup, teknolojinin ilerlemesiyle bu durum daha mümkün olabilir.

Melenia B

İkinci dalga feminizmin öncü isimlerinden olan Shulamith Firestone, 7 Ocak 1945’te Kanada’da doğdu. Gençliğinden itibaren Köktenci Kadın Hakları Hareketi içerisinde yer alarak; aile kurumunun kendi içinde eşit olmayan bir güç dağılımına sahip olduğunu ve kadınların bedenlerinin denetimlerini ele geçirmeleri gerektiğini söylüyordu. Firestone görüşlerini Cinselliğin Diyalektiği adlı eserinde daha açık dile getirmiştir. Cinsel sınıflaşmayı, Marx ve Engels’in diyalektiğinden yararlanarak açıklamıştır. Ancak Marx ve Engels’in kadın sorununu salt ekonomi temelli değerlendirişlerini eleştirmiş ve sorunun çok daha köklü olduğunu ifade etmiştir. Simone de Beauvoir ve Freud’un düşüncelerini, kendi düşünceleriyle sentezleyerek açıklamıştır.

Kadının çıkmazı

Ona göre, kadınların kurtuluşunun reçetesi çocuk doğurmamak ve yetiştirmemektir. Bu da ancak devrimle mümkün olabilir. Çocuk doğurmak ve yetiştirmek bir kadın için hem fiziksel hem de psikolojik tahribata neden olur. Ancak yine de insan türünün var olması için üremek gerekli görülür ve kadınların acılarının yadsınması sağlanır. Bu konuda Beauvoir’in “Kadın” kitabından esinlenen Firestone; Beauvoir’den yaptığı şu alıntıyla kadın sorununun tarihsel alt yapısına değiniyor. “Şu var ki, üretme işini denetiminde tutabilseydi belki de kadın doğanın ele geçirilmesini erkekle birlikte başaracaktı. (…) …ama kadın, erkeğin çalışma ve düşünme biçimine katılmadığından yaşamın gizemli süreçlerine bağımlı kaldığından erkek kadında kendisi gibi bir varlık bulunduğunu görememiştir.”

Pek çok kişi için her kadının çocuk doğurmayı reddetmesi imkansız gibi görülebilir. Hatta bunun çocukların var olmasına karşı açılmış bir savaş olduğu düşünülebilir. Tam da bu noktada Firestone’un çözüm önerisine başvurmak gerekir.

Çocuk doğurmak kadın bedeni dışında bir yöntemle gerçekleşebilir. Bu anlamda yapay döllenme ve yapay yumurtalama gerçekleşmiş olup, teknolojinin ilerlemesiyle bu durum daha mümkün olabilir. Erilliğin köktenci bir biçimde yok olmasından sonra üremeyi tüm acılarına ve travmalarına rağmen hangi kadın isteyebilir?

Çocuk yetiştirme konusunda ise, toplumun bütününün çocuk bakımını üstlenmesi gerektiğini söyler. Elizabeth Badinter’ın “Kadınlık mı Annelik mi?” kitabında aktardıkları bu zeminde bir destek sağlayabilir. Çocuk yetiştirmede anneliğin rolünün baskınlığı 90 ‘lardan itibaren vurgulanmıştır. Her ne kadar günümüzde, annelere çocuk yetiştirmek için evden çalışma hususunda izin verilmesi bir lütuf olarak sunulsa da bunun aslında çocuk bakımının tamamıyla kadına yüklenilmesi olduğunu biliyoruz. Tüm bunlara ek olarak çocuk yetiştirme konusunda gittikçe daha mühim olduğu düşünülen fikirler gün yüzüne çıkıyor. Ciltler dolusu pedagoji kitapları yazılıyor. Bu durum annenin işinin zorluğunu arttırarak gerçekten de Beauvoir’in ifade ettiği gibi kadının başka bir alana yönelmesine engel oluyor. Firestone çocuk yetiştirmenin bu kadar zor biçimli bir hal almaya başlamasının 14.yy ile birlikte başladığını söylüyor. Çünkü çekirdek ailenin günümüzdeki şeklini alması o dönemle başlar. Ve ona göre; çocukları yetiştirmek onların gelişmesini engellemektir.

Freud’çuluk ve feminizm

Kitabın ilerleyen bölümünde Freud’un oedipus ve elektra komplekslerini kullanarak, kadına duyulan nefretin aslında çocukluk evresinden kaynaklandığını söyler. Annesine karşı hem sevgi hem de cinsel arzu besleyen çocuk, annesinin sevgisini kazanmak için cinselliği bastırmak zorundadır. Bu bastırma toplumdaki tüm kadınlara nefret duyulması ile sonuçlanmıştır. Aynı zamanda annenin ezilmişliğinin bilincinde olan çocuk kendi ezilmişliğinden kurtulmak için babaya dönüşmek zorundadır. Bununla birlikte Firestone çok iddialı bir sav ortaya atar. Freud’un ortaya koyduğu gibi aile içi zina yasağının neticesinde meydana gelen sorunların ensest tabusuna bir son verilmesiyle ortadan kalkacağını savunur. Ensest tabusunun ortadan kalkması için ailenin ortadan kalkması gerekir. Böylece bu konuya dair tüm tabular da son bulacaktır. Ancak ensestten bu kadar uzaklaşmış bir kültür içinde doğduğumuzu hesaba katarsak bu durumun etkilerini düşünmek bizim için korkutucu olabilir.

Asıl ilginç bulduğum konu Firestone’un ırkçılık sorununu da Freud’dan esinlenerek açıklaması oldu. Siyah erkek ve beyaz erkek arasındaki sorunu oedipus kompleksiyle ilişkilendirmiştir. Siyahi erkek ve siyahi kadını; beyaz erkek ve beyaz kadının çocukları olarak konumlandırmıştır. Siyah erkek daha sonra düşmanı olan babasıyla özdeşleşecektir. Ve siyah kadını ezmeye çalışacaktır. “Karaderili erkek, ancak birisi “kadın” olduğu zaman erkek olabilir.” Bu konunun sizleri de fazlasıyla düşündürdüğüne eminim. O nedenle Firestone’un detaylı okunması gerektiğini düşünüyorum.

Sevgi ve aşk kültürü

Firestone, daha sonra sevgi ve aşk konularını ele almıştır. Romantik aşkı kadınların sömürülmesi konusunda bir araç olarak görmektedir. Anthony Giddens Mahremiyetin Dönüşümü adlı eserde bu durumu; romantikleşmiş aşkın kadınsallaştırılması olarak açıklamaktadır. Aşkın beslenmesinin kadının görevi haline geldiğini ve bunun kadını eve ve erkeğe hapseden mekanizmalardan biri olduğunu ifade etmektedir.

Sevginin kadınlar üzerindeki tehlikeleri konusunu anlamak için tek bir şey düşünmek yeterli aslında. Hiçbir zaman erkeklerin kadınlara oranla gerçek sevgiyi taşıdığına inanmadık değil mi? İşte bu durum ne kadar cinsiyetimize özgü bir kabullenme içerisinde olduğumuzu anlamamıza yeter. Sevgiyi hissettirme çabası ile kadınlar enerjilerini erkeklere aktarırlar. Bu sebeple bir kültür yaratamamışlardır. Toplumda kadınların bu denli sevgi nesnesi haline gelmesi, kadınların dahi kendilerini erotik görmelerine neden olur.

Sadece bedeninden ibaret sayılan kadın, kişiliği önemsemez. Zira kişilik zaten bir işe yaramayacaktır. Bununla, kadını salt beden üzerinden pazarlayan kapitalist dünyayı anımsadınız değil mi? Bizi baskılayan topluma karşı çıkıp istediğimiz gibi giyinmeyi arzu ettik ama bir taraftan da bedenimizi pazarlamaya çalışanlar arasında sıkışıp kaldık. Bu sahte özgürlük vaadine kandık belki de… Hatta bu uğurda çabalar sarf ettik, sarf etmeye devam ediyoruz. Estetik yapıyoruz, yılın pek çok zamanı diyetteyiz, makyaj ürünleri tüketiyoruz. Peki bunları yaparken farklılaşıyor muyuz birbirimizden? Firestone aynılaştığımızı söylüyor. İdeal beden, ideal kadın algılarına bakarsak haklı olduğunu söyleyebiliriz.

Neticede Firestone okumak cinselliğe pek çok pencereden bakmamıza vesile oluyor. Okurken bazı noktalarda sorgulayıcı düşünmeden alamadım kendimi. Örneğin günümüzde teknolojinin ve bilimin hala eril zihniyetle yol aldığını düşünürsek, çocuğu kadın bedeni dışında oluşturma fikri, bizi çok daha uzun bir süreç gerektiği gerçeğiyle yüzleştirir. Belki bu durum pek çoğumuz için bir eğilim yaratır. Bu alanlara girmek ve geliştirmek isteriz.  Ya da Firestone’a yapılan eleştirileri düşününce gerçekten biyolojik determinizmin tuzağına düşüp düşmediğini merak edersiniz. Peki ya bir kadın için hiç sevilesi olmayan Freud’un kuramlarına yönelik düşünceleri? Firestone’u anlamak bu yüzden gerekli. Radikal feminizmi anlamak istiyorsanız ilk durağınız Firestone olabilir.