Heybe

Düşüş

Pencere açık. Tül perde havalanıp duruyor. Bu perdeleri bana anneannem dikmişti ama o beğenmemişti. Zaten benimle ilgili çoğu şeyi beğenmiyor. Daha iyi yazmalısın, daha az konuşmalısın, sevişmek için daha istekli olmalısın, daha az eleştirmelisin, daha az sigara içmelisin…

Laura Makabresku

“Cinayet değildi. Bir kazaydı Meliha. Bir kazaydı.”

“Onun yüzünden oldu. O herif yüzünden benim iki tane çocuğum öldü. Kimse inanmıyor. Anlatıyorum, böyleyken böyleydi diyorum. Bir kazaydı, diyorlar. Hep aynı cümleyi kuruyorlar. Bir kazaydı.”

Meliha teyze konuşmasını bitirdikten sonra anneanneme bakıyor. Anneannem, aynı şeyleri yinelerim diye düşünmüştü belli ki ama “bir kazaydı Meliha,” cümlesinin önüne set çekildiği için ne diyeceğini bilemeden kadının suratına bakıyor. Hassas meselelerle ilgili konuşurken cümle kurmakta hep zorlanır. Üstünden yirmi yıl geçmiş bir olay hala aynı hassasiyeti barındırabilir mi, bilmiyorum. Yirmi yıl önce Meliha teyze ve ailesi, çarşıya alışverişe gitmek üzere hazırlanmışlar. Tam evden çıkacakları esnada kapı çalmış ve köylerinde “ermiş” diye adlandırdıkları o çok saygıdeğer adam misafirliğe gelmiş. Tam da çıkmak üzere olduklarından adamı yarım ağız bir şekilde içeri buyur etmişler. “Ermiş” bundan hiç memnun olmamış ve bir şeyler mırıldanarak çıkıp gitmiş. Meliha teyzeler de maaile doluştukları arabayla çarşının yolunu tutmuşlar ve çok korkunç bir kaza yapmışlar. O kazada Meliha teyzenin dört çocuğundan ikisi ölmüş. Meliha teyzeye göre bu kazanın müsebbibi o adam. Bu bir kaza değil onun için, cinayet. Anneannemlere ne zaman gelsem Meliha teyze de burada oluyor ve bu konu muhakkak ki tekrar açılıyor. Aynı şeyleri duymaktan sıkılıyorum ama bu evde olmayı da seviyorum.

“Bir de şuradan bak Meliha teyze, bu memleketin her bir yanı fena halde hırpalanmış çocuklarla, bilhassa erkek çocuklarıyla dolu. Dövülmüş, ezilmiş, horlanmış erkek çocukları. Yaşadığımız tüm bu kötülüğün ve hoyratlığın sebebi bu hırpalanmışlık sanki. Senin çocukların yaşasaydı onlar da hırpalanacaklar ve karşılığında daha çok hırpalayacaklardı belki,” diyorum. “Tövbe ya rabbim,” diyor Meliha teyze. Bu senaryodan hoşlanmamış olmalı. Anneannem de hoşlanmamış olacak ki jilet kadar keskin bir bakış atıyor. O jilet, anında dilimi kesip kanatıyor. Bu eve her halükarda, kanlanmış hikayeler doluşuyor.

Alelacele pişirdiğim kahveleri getirip önlerindeki sehpaya bırakıyorum. Anneannem de likör dolduruyor. Türk kahvesiyle beraber sigara içmeye bayılıyorum ama şimdi şuracıkta bir sigara yaksam anneannem kesin ayıplar. Sonra Meliha teyze ulu orta yerlerde “Zarife’nin torunu dedesiyle ninesinin yanında hiç utanmadan, sıkılmadan o kırmızı boyalı cadı tırnaklarıyla sigara tüttürüyor orospular gibi,” diye anlatır. Hayır, uyduruyorum. Bu kadar ileri gitmez ama bir laf arasına tırnaklarımı ve sigaramı muhakkak sıkıştırıverir.

“Bu likörü senin gibi yapan yok Zarife. Benimkiler niye böyle kıvamlı olmuyor bilmiyorum ki,” diyor Meliha teyze.  Ben de o ara fırsattan istifade bir sigara yakıyorum. Anneannem, sanki ölmüş annesine sövmüşüm gibi suratıma bakıyor, “bu salonda sigara içmek yasak küçük hanım,” diye çıkışıyor. Sesi, odanın içinde bir rüzgar kadar sert esiyor. O rüzgar sinüslerimi azdırıyor, elimdeki sigaranın ateşini söndürüyor.

“Senin likörlerin neden lezzetli olmuyor biliyor musun Meliha teyze? Çünkü anneannem likör tarifini herkese yanlış veriyor,” diyorum. İkisi de bu bilgiye hak ettiği ilgiyi vermiyorlar. Halbuki, bu bir intikam ateşiydi. Yakıp kül etmeliydi, etmedi. Belki de yalnızca benim aptallığımdı. Ben hep, sözcüklerle her şeyi yapabileceğime inandım. Acıtabileceğime, susturabileceğime hatta aşık edebileceğime… Ama öyle olmadı. Olmuyor.

“Senin torunun nasıl?” diye soruyor anneannem.

“Çalışıyor. Bir artı bir ev buldu, taşındı.”

“Senin basenlerinin boyutunda bir eve taşındı yani Meliha teyze,” diye araya giriyorum. Anneannem, bu kez de başka bir ölmüş yakınına sövmüşüm gibi bakıyor. Önceden bana bu kadar çok kızmazdı. Sen büyüyünce bana benzeyeceksin, der ve anlam veremediğim bir şekilde gururlanırdı. Şimdi ise hep kızgın bakıyor.

Çok saygıdeğer avukat bey,

Vasiyetimi değiştirdiğim için beni bağışlayın. Ama bunu yapmam gerekiyor. Anneannem bana eskisi gibi davranmıyor, giydiğim elbiselere övgüler dizmiyor, bana en son ne zaman “dünya gözlü kuzum” dedi onu bile hatırlamıyorum. Hem dünya göz de neymiş? İnsanın gözleri büyük diye böyle isim takılır mı? Gözün gördüğünün bile bir sınırı olmalı değil mi? Bu örnekten de anlaşılacağı üzere hiç mantıklı düşünemiyor. Anneannemi, bu mantıksızlığı ve acımasızlığı yüzünden mirasımdan men ediyorum. Yalnızca yarım şişe kalan Chanel parfümümün -ki şişesi bir servet değerindedir- kendisine iletilmesini talep ediyorum. Parfümümü gizli gizli sıktığını da biliyorum. Gereğinin yapılmasını arz ederim.

 “Arif bey iyi mi Zarife? Aranız nasıl?”

“Bilmiyorum ki. Ezbere bir hayat yaşıyoruz sanki. Halbuki biliyor musun, hiç böyle hayal etmemiştim Meliha. Geceleri o gıcırdayan karyolaya yatınca bunları düşünüyorum artık. Acaba Arif bey, bana hiç aşık olmuş mudur? Sırtına yüklediği malları depoya indirirken, birdenbire aklına gelmişliğim var mıdır? Öyleyse, sırf bir an için aklına geldim diye yüzüne bir tebessüm oturmuş mudur? Uzak kaldığımız günlerde, hasret iyice arsızlaşıp bir bıçak gibi göğsüne saplanmış mıdır? Benim canım acıdığında onun da içinde bir yer sızlamış mıdır? Yolda yürürken bir kadını bana benzetip heyecanlanmış mıdır? Kolundan çevirip, ‘ne iyi oldu karşılaştığımız, hadi eve beraber yürüyelim,’ diyerek sarılası gelmiş midir? Bilmiyorum ki Meliha, bilmiyorum. Her şey belirsiz. Hayat kocaman bir belirsizlik.”

Pek sevgili avukat bey,

Size yazmakla doğru mu ediyorum bilmiyorum ama yanlış yapıyorsam dahi, engin hukuki bilgilerinizle vasiyetim konusunda beni yönlendireceğinizden şüphem yok. Size gönderdiğim bir önceki mektubu yok saymanızı rica ediyorum. Her şeyimi –ta ilk başta yazdığım gibi- anneanneme bırakıyorum. Sanırım o, hiç sevilmemiş. Sevildiyse bile sevildiğini hissetmemiş. Bizi neden sevmiyorlar avukat bey, bilmiyorum. Şu an çok öfkeliyim. Sizin de, nasıl seveceğini bile bilemeyen o beceriksiz erkek güruhuna dahil olduğunuzu düşündüğüm ve daha fazla kabalaşmak istemediğim için yazmayı burada sonlandırıyorum. Gereğinin yapılmasını arz ederim.

“Öyle ya, her şey devasa bir belirsizlik. Bunun yok mu bir sevdiği, bir seveni ha Zarife?”

Meliha teyzenin “bu” derken kastettiği kişi benim. “Ne bileyim, kendisine sor istersen. Hem biliyorsun, sağı solu belli olmuyor onun zaten.” Anlıyorum ki bu iki kocakarı, yanlarında olmama rağmen yokmuşum gibi konuşmaktan tuhaf bir haz duyuyorlar. Belki de canlarını sıkacak cümleler kurduğum için kendilerince bir intikam tasarlıyorlar. Ne zarif, ne nahif bir öç alma yöntemi. Meliha teyze kafasını benim oturduğum yöne doğru çevirip konuşmaya başlıyor. Belki de minnettar olmalıyım. Neticede iki dakika önce yokken, bu hamlesi sayesinde şimdi yeniden kanlı canlı bir insanım.

“Bak kızım, sikini kendine pusula etmiş zulüm gözlü heriflerden uzak dur. Böyleleri seni mütemadiyen kandırır. Kanıp durmaya ve hırpalanmaya razıysan amenna. Değişeceklerini düşünüp vaktini, gençliğini, güzelliğini harcamaya razıysan da tamam, iflah olmaz bir aptal der, geçerim. Ama bu hayatta, hiç kimseyi değiştiremezsin kızım. Hele o zülüm gözlü herifleri, asla… Akreple kurbağanın hikayesini bilmiyor musun sen? Kaç kez anlattım sana, kaç kez söyledim, o soysuzlar zehrini akıtır duramaz dedim, onların tabiatı böyle dedim… İstersen bu söylediklerimi not edebilirsin. Bu zaten bir şeyler yazıp çiziyordu değil mi Zarife? Para kazanıyor mu bari? Sigortalı bir işi olsa böyle dikbaşlı da olmayacak sanki…”

Çok sevgili avukat bey,

Meliha teyzeye, kendi diktiğim iki basma eteği bırakmak istiyorum. Uğruna çarşının yollarına düşüp, oğullarını kaybettiği üç metrelik kumaş yığını… Sikini kendine pusula etmiş zulüm gözlü herifler kim, bilmiyorum. Zulüm göz nasıl olur, onunla ilgili de en ufak bir fikrim yok. Sigortalı değilim, yazdıklarımdan, eğer öğrenirse kendini tutamayıp kahkahalar atacağı kadar komik paralar kazanıyorum. Her Allah’ın günü anneannemde ne işi var, onu da anlamıyorum. Ve evet, akreple kurbağanın hikayesini bilmiyorum. 

Pencere açık. Tül perde havalanıp duruyor. Bu perdeleri bana anneannem dikmişti ama o beğenmemişti. Zaten benimle ilgili çoğu şeyi beğenmiyor. Daha iyi yazmalısın, daha az konuşmalısın, sevişmek için daha istekli olmalısın, daha az eleştirmelisin, daha az sigara içmelisin… Bu liste böyle uzayabilir ama uzatacak halim yok. Ben içeri girdiğimde, o artık hep evin dışında. Bu nasıl oluyor, bilmiyorum. Rüya görüyorum. Ona anlatıyorum çünkü bu evde ikimizden başka kimse yok. Belki de bu evde ne bir hayat, ne de bir insan var. Söze “sevgilim” diyerek başlamak istiyorum ama başlayamam. Daha az romantik olmalısın, diyerek kızabilir. Durduk yere hiç azar işitemem.

Pek sevgili avukat bey,

Ona hiçbir şey bırakmak istemiyorum. Zannediyorum ki, onun kim olduğunu tahmin edersiniz. Bedenim ve ruhum için kanserli bir hücreden farksız. Ruhum, ilanihaye bir acının içinde debelenip duruyor. Sevişirken çok bencil davranıyor. Bundan tiksiniyorum. Özellikle, yazdıklarımın onun eline geçmesini istemiyorum. Çünkü onları alır ve kendisi yazmış gibi gerim gerim gerinerek ortalarda dolanır. Evet, böyle de arsız ve hadsiz bir adamdır. Kilitli çekmecemdeki kağıt tomarının anneanneme verilmesini talep ediyorum. Anneannem, o kağıtlarla ne yapacağını çok iyi bilir. Bilemese dahi kağıtları bahçede yakar, küllerini toprağa eker, ne zaman ki kelime bulmakta zorlanır, işte o vakit o ağacın küllerinden kendine yepyeni bir ıstırap seçer. Etraf gül değil de kül kokar artık. Meliha teyze de anneanneme, nasıl böyle kokabiliyorsun, kimse senin gibi kokmuyor Zarife, der. Anneannem de cevaben, bu koku bir servet değerindedir Meliha, der. Bir önceki mektubumda size sebepsiz yere çıkışmış olabilirim, bunun için af diliyorum. Gereği neyse onu yapacağınıza dair inancım tam. Sevgiler

“Yine aynı rüyayı gördüm,” diyorum. “Düşüşü mü?” diye soruyor. “Evet,” diye yanıtlıyorum. Pencere açık. Karşımdaki sandalye boş. Daha az korkak olmalısın, diyen o ses bana pencereyi işaret ediyor ve hadi yürü, diye talimat veriyor. Yürüyorum.

Ve şimdi Meliha teyze anneannemi karşısına almış, durmaksızın aynı cümleyi tekrar ediyor:

“İntihar değildi. Bir kazaydı Zarife. Bir kazaydı.”