Heybe

Fısıldaşmalar

Ağlamaklı, ağladı ağlayacaklı bir ses tonuydu daha yarım saat önce telefonun ucunda.

Ağlamaklı, ağladı ağlayacaklı bir ses tonuydu daha yarım saat önce telefonun ucunda.

Şimdi burada. Betül.

Üniversite yıllarından arkadaşız Mehmet’le. İkimiz de ailelerimizin yaşadığı şehirde okumuş, üniversite bitince de burada kalmıştık. O, bir yıla yakındır iş arıyor, ben birkaç ay önce buldum. Mehmet’in babası, onlar daha çocukken vefat etmiş. Onunla geçen zamanlarını çok az hatırlıyor Mehmet. Betül neredeyse hiç hatırlamıyormuş. Babalarından kalan emekli maaşları var, evleri de dededen kalma. Ayşen teyze hep çalışmış, hala da bir kurumda memur olarak çalışıyor.

Üniversiteden beri evlerine gidip gelirim onların. Betül o zamanlar liseye gidiyordu; genellikle okulda ya da dershanede olurdu. Çok az oturup konuşmuşluğumuz vardır, belki bir kahvaltı masasında alelacele iki laf etmişizdir, onlar da Betül’ün sınavları, derslerinin zorluğu ile ilgilidir. Ya da istediği üniversite ile ilgili sorular. Muhabbetimiz bunlardan öteye gitmezdi. Bizden sıkılıyor, bir an önce kapıdan fırlayıp arkadaşlarına kavuşmak istiyor anlamında bir ifade olurdu yüzünde. Dünyada o ve kulaklıkları varmış gibi yalnızca…

En son geçenlerde Betül’ün on dokuzuncu yaş günü partisine gitmiştim evlerine, Mehmet kendisi sıkılmasın diye çağırmıştı beni de, “Ne yapacağım ben bu ergenlerin arasında” diyordu. Ne çok misafirleri vardı, bir sürü genç, kızlı erkekli. Tahminimce dershaneden ya da okulundan arkadaşları Betül’ün, belki de gittiği gitar kursundan bazıları. Gürültülü bir müziğin içinden yükselen uğultular mutfakta oturan bize kadar geliyor, bütün gece sürüyor eğlenceleri. Mutlular. Çoğu kazanmış üniversiteyi, istedikleri bölüm olmamış belki ama sonuçta önlerinde bir kapı açılmış, gidecekler. Betül de mutlu görünüyor. Etrafa gülücükler saçarak dolanıyor bütün gece evin içinde, neşeli bir yumak gibi dolanıp duruyor koltukların arasında.

Bir öğleden sonra, akşamüstüne daha yakın bir saatte, serin bir Ankara esintisinin içinden telefonum çaldı. Arayan Betül’dü. Sesi ağlamaklı. “Gelebilir miyim yanına, müsaitsen?” dedi.

Sesinde öyle bir ton vardı ki, sanki zaten kapıda bekliyor gibi… Öyle bir gelme isteği. Gelmeye muhtaçlık.

“Olur”, dedim. “Tabii olur.  Gel.”  

Bunu der demez, sokağa bakan balkona koştum. Acaba gerçekten de kapıda mı, bir şey mi oldu, iyi mi diye düşünerek. Kışın, balkondan giriş kapısını görebiliyorum. Ama bu mevsimde, yazın sonlarında yani, beşinci mevsiminde zamanın, kapıdaki kestane ağacının dalları, yaprakları coşmuş oluyor. Bırakın kapıyı, koca sokak görünmez oluveriyor. Çok yaprak döküyor diye kesmeye yeltendiler bir vakit. Bereket apartmanın çoğunluğu itiraz etti de, şimdi balkonda, ağacın dallarında birer ışıklı top gibi sallanan yeşil kabuklu atkestanelerini görebiliyorum.

Görüntü yok ama seslerden anlıyorum Betül’ün geldiğini, bir türlü yağlanmayan demir kapının sesinden. Acele değil adımları, adım atamayacak kadar halsiz de gelmiyor sesi. Daha o çıkarken açıyorum ben kapıyı, o arada girişe yığılmış ayakkabıları köşeye süpürüyorum ayağımla. “Merhaba Nagihan abla” diyor Betül beni görünce, “Umarım rahatsız etmedim seni”. Sanki daha biraz önce o ses tonuyla konuşan kız gitmiş, annesinin yaptığı tatlıdan bir dilim de bana getiren Betül gelmiş gibi.

Rahatsız etmediğini belirten bir yüz ifadesiyle birlikte içeri alıyorum onu. Sırt çantası boş gibi geliyor askıya asarken, belki bir tane kitap vardır en fazla ve mutlaka kulaklıkları.

Salona oturuyoruz birlikte, güneşin kestane ağacını aşan ışıkları oturduğumuz üçlü koltuğun sağ koluna çarpmaya başlamış bile. Akşam güneşi. Bir huzursuzluk var Betül’ün üzerinde, omuzlarında, saçlarında, yüzünde. Bir şey isteyecek ama utanıyor gibi de değil sanki garip bir hal üzerindeki. Emin olamıyor yaptığından, az sonra yapacağından. Her an kalkıp gidecek şekilde oturuyor koltuğun ucunda, emanet bir varlık sanki orada. Biraz rahatlatmak ama daha çok da bu sessizliği bölmek için, “Kahve içer misin?” diyorum. Biliyorum kahve içmeyi seviyor. Olur anlamında başını öne doğru eğince kalkıyorum ben de mutfağa doğru.

Hemen salonun yanında, ahşap beyaz dolaplı küçük ve aydınlık bir mutfağım var. Öğrenci evlerine has mutfak havası yok artık. Tezgâhın üzerindeki fincanlardan ikisini indirip, dolaptan sütü çıkıyorum, sütlü seviyor, onu da biliyorum. Bunları neden ve nasıl biliyorum hatırlamıyorum, ama bir biçimde öğrenmişim, şimdi fark ediyorum. O arada Betül mutfak kapısında beliriyor, kapıya yaslanmış bana bakıyor. Bir kurt içini kemiriyor belli ki, neyi nasıl anlatsa, nereden başlasa bilemiyor. Nerede olsa tanırım bu ruh halini. Bir ucundan başlayıp anlatmaya, çözülmesini sağlamadıkça insanın içinde kör düğüme dönen dertler. Anlatılamadıkça karışan, karıştıkça insanın içine, içinde dolanan sözcükler. Bir başkasının önüne bırakmadıkça büyüyen, kendisi büyüdükçe dişleri de büyüyen, insanın ruhunu etlerinden başlayarak kemiren iç huzursuzluklar. Nerede olsa tanırım.

Varla yok arası bir sesle, “Biraz konuşabilir miyiz abla?” diyor. Daha önce bana nasıl sesleniyordu hatırlamıyorum, ama sütü sevdiği ayrıntısını hatırlıyorum. Belki de bana nasıl seslendiğine pek takılmadım. Ama şimdi abla demesi başka geliyor, ilk defa böyle demiş gibi. Telefonun ucundaki ses tonu yeniden beliriyor, yine aynı derinlikten geliyor. Aynı el, bana doğru uzanan.

Ne dese kabulüm, yeter ki anlatsın, çıkarsın ağzındaki baklayı diye düşünüyorum. “Olur”, diyorum yine. “Konuşalım tabii.” Otur istersen diye, sandalyeyi gösteriyorum. Masada karşılıklı iki sandalye var.

“Odana gidelim mi?” diyor.

Evde yalnız kalıyorum, bunu biliyor. İstediği yerde rahatça konuşabiliriz. Oysa o, odaya gitmek istiyor. O da kabul. Gidiyoruz.

Müthiş bir merak sarıyor beni ama onu bu meraklı bakışlarla ürkütmek istemiyorum. Şimdilerde, içindeki derin kuyulardan bir şeyler yakalayıp önümüze getirmekle uğraşıyor, görüyorum. Kan ter içinde. Ne zor insanın bir derdini anlatmaya kalkması…  Bir şey sormuyorum, söylemiyorum, neredeyse gözlerine bile bakmıyorum.

Evin bütün odalarından daha farklı bir güneş vuruyor yatak odama, balkona açılan pencereden kırılan bir güneş. Akşam güneşi. Aydınlık, geniş bir oda. Oldum olası yatağı ortalarım, hiç duvara yaslamam. Etrafı açık olmalı yatağın, duvarlar üstüme üstüme gelmemeli. Kapı hafif aralık, tül uçuşuyor, süs yoncasının mor çiçekleri kıpır kıpır. Salınan tülün ucu karyolanın demirlerine sarılıp çözülüyor. Yatağın üzerinde ablamın hediye ettiği ince bir yorgan var, serin Ankara akşamları için. Desenleri yoncalara benziyor.

Betül ilk iş olarak odayı inceliyor göz ucuyla, soldaki kitaplığı hızlıca geçiyor, masayı da çiçekleri de. Köşede duran fotoğraflara takılır gibi oluyor gözleri ama fazla oyalanmak istemiyor gibi bunlarla.

Bir anda yatağın köşesine oturuveriyor. İçini çekiyor otururken, içinden bir şey çekiyor. Kollarını yana bırakıyor. Yorulmuş gibi bir hali var, kuyudan su çekmiş gibi…

Yanına oturmaya yeltenirken, “Yorganın altına girelim mi?” diyor. Anlamakta güçlük çekiyorum. Giderek içe çekiliyoruz. “Olur” diyorum, “Tabii.” Yorganın altına giriyoruz.

Hafif bir karanlık var içerde. Pencereden sızan güneş, yorganın desenlerinde delikler bulup doluyor içeriye ama yine de loş. Tülü uçuran esinti şimdi üzerimizde geziniyor. Başımız yastıkta, yukarı bakıyoruz. Ellerini karnının üzerinde kavuşturuyor, yorgan yüzüne yapışmış. İstemsizce ben de onun biçimini veriyorum gövdeme. İçerde ses yok, soluğu belli belirsiz Betül’ün.

“Anlamıyorum” diyor. “Neden böyle yaptığını anlayamıyorum. Sevgilim değil gibi bazen, tepemde dikilen dershane hocaları gibi. Ona sorsam asla böyle bir niyeti yok, o sırf bana olan sevgisinden böyle davranıyor, böyle sarıp sarmalıyor, sardıkça boğuyor beni. Tamam, ben de onu seviyorum ama bu yeterli mi? Bu tek kriter mi? Kızlara anlatınca beni haksız buluyorlar, hepsi bir oluyor sanki, ona hak veriyorlar. Sanki şımarıyorum ben… “

Neredeyse ilk defa bu kadar uzun bir cümle kurduğunu duyuyorum Betül’ün. Dersleri, sınavları dışında. Hatta Betül’ü neredeyse ilk defa konuşurken görüyor gibiyim, onu ilk defa duyuyor gibiyim. Sesi başka, derinliği başka, kelimeleri başka geliyor. Ama ne demeliyim şimdi ona? Soru sormak istemiyorum. Ahkâm kesmek istemiyorum. Öğüt vermek hiç istemiyorum. Ama anlatsın istiyorum, onun anlamadığını belki birlikte anlarız ya da birlikte anlamayız diye düşünüyorum. Bazen birlikte anlamamak da işe yarayabiliyor, iyi gelebiliyor. Ben düşünürken oluşan sessizliği gülümseme olduğunu sezdiğim bir ifade ile bölüyor. Hissediyorum, düğümleri çözülüyor.

“Böyle anlatınca sen de anlamadın tabii, değil mi?” diyor. O gece partideki çocuklardan biriyle sevgililer bir zamandır. Başlarda her şey güzel gidiyor, sonra sonra sıkıntılar başlıyor. Betül, “Babam gibi davranıyor sanki” diyor. “Olmayan babam gibi, onun yerine ve hatta ondan daha çok babam gibi.” Bunları da anlatıyor, aklına gelen her şeyi anlatıyor. Ne kadar bunaldığını, anlaşılmadığını, daha da kötüsü yanlış anlaşıldığını, hem de en sevdiği arkadaşları tarafından bile…

Nerden aklıma geldi bilmiyorum, abisiyle buna benzer bir konuda tartıştığımızı hatırlayıp ona anlatıyorum. Abisini ilk defa birinden dinliyor gibi, yüzünü bana dönüyor o anda. Abisinin de erkek olduğunu yeni anlıyor gibi.

Ben bunu anlatınca, ona yakın düşündüğümü, benzer şeyler olmasa da benzer hisler taşıdığımı, tam olarak olmasa da onu anlayabileceğimi fark ediyor. Ya da bunu zaten biliyor ki burada.

Buradayız, evimde, odamda, yorganın altında. Fısıldaşıyoruz. Biraz ben konuşuyorum biraz o. Cümlelerin bir kısmı benim kuyularımdan bir kısmı ondan. Kuruyan, kırılan yerlerimize döküyoruz kovalardaki suyu. Günün son ışıklarını da içiyoruz böylece bir zaman.

Çocukken evdeki yastık ve çarşaflarla salonunun ortasına yaptığımız, içine girip kendi dünyamıza çekildiğimiz o evleri hatırlıyorum. Kendimi orada hissediyorum. Sanki çocuğuz, Betül benim kız kardeşim, birlikte o evi inşa ediyor sonra içine girip halleşiyoruz. Nasıl güvenli o çarşafın altı, nasıl korunaklı, sıcak, samimi, derin…

Betül’le ne zaman konuşsak yorganın altındaymışız gibi hissediyorum artık.

Eylül 2020