Cadı Kazanı

Moda Dizisi 1: Hem Parizyen Hem Maskülen Bir Görünüm

Giyinmek, cesurca ve gerçekten nasıl istiyorsan o şekilde giyinmek, bana göre çok zarif ve bir o kadar da etkili bir başkaldırı şeklidir. Bir tabuyu yıkıyormuş gibi hissettirdiği için yalnız yürümek ve sanki her adımda daha da özgürleşmekle eşdeğerdir. Sanırım “şıklığın” bendeki tanımı tam olarak budur.

Yazıyla uğraşan insanlara sorulmaktan bıkılmayan kadim bir soru vardır: İlhamını nereden alıyorsun?

Okuma yazma öğrendiğinden beri kelimelerle hemhal olan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, “ilham”, üzerine hiçbir zaman çok kafa yorduğum bir kavram olmadı. İlham denen bir şey var mı, bilmiyorum. Herhangi bir yaratım süreci öncesinde bir şeylerden esinlendiğim muhakkak oldu. Acaba o “şeyler” neydi diye zihnimi zorladığımda karşıma çok basit bir cevap çıktı: Kıyafetler. Zannediyorum ki bu hayatta beni, zarif bir kruvaze yaka elbise kadar kimse ya da hiçbir şey heyecanlandırmamıştır. Aklımda kalan ya da dikmeyi hayal ettiğim bir kloş etek haricinde pek az şey uykularımı kaçırmıştır. Giyinmek, cesurca ve gerçekten nasıl istiyorsan o şekilde giyinmek, bana göre çok zarif ve bir o kadar da etkili bir başkaldırı şeklidir. Bir tabuyu yıkıyormuş gibi hissettirdiği için yalnız yürümek ve sanki her adımda daha da özgürleşmekle eşdeğerdir. Sanırım “şıklığın” bendeki tanımı tam olarak budur.

Hızlıca bir düşünecek olursak, giyinmek, ilk çağlardan itibaren örtünmek ve tensel ihtiyaçla ilgili bir gereksinimken, zamanla bambaşka anlamlara bürünmüştür. Kıyafet, çıkış noktası itibariyle, iklim şartlarıyla paralel olarak fonksiyonel açıdan önem taşımıştır. Oysa kıyafetler, insan ile eş zamanlı bir biçimde belirli evrimlerden geçmiş, bazen tehdit ve baskı, bazen de özgürlük simgesi olarak kullanılıp, sınırları zorlar hale gelmiştir. Kapitalizm, sanayi devrimi sonrasında giyim alanındaki değişimin öncülüğünü soyluların elinden alarak zengin kentlilere vermiştir. Bu değişim, moda piyasası ve tekstil sektörü açısından bir dönüm noktası olarak adlandırılabilir. Çünkü bundan böyle giyinmek, soylu sınıfın ve kraliyet ailesinin tekelinden çıkmış ve herkes için önemli bir mesele haline gelmiştir.

Tüketim kültürünün hakimiyeti altındaki kapitalist toplumlarda da temel amaç, üretilen malların elden çıkarılması için hedef kitlenin durmaksızın yenilerini ve daha fazlasını istemelerini sağlamaktır. Moda, kapitalizmin bu hedefi için oldukça uygun bir zemine sahiptir. Dinamiktir ve durmaksızın yeni şeyler üretir. Çünkü tüketimin arttırılması için yeni ihtiyaçlar yaratılması gerekmektedir. Kapitalizm, “tükettiğin ve modaya uyduğun ölçüde varsın,” derken, patriarka ise “erkekler seyretmek, kadınlar ise seyredilişlerini seyretmek için vardır,” demiştir. Kapitalizm ve patriarka işbirliğinden de, “modern görünümlü, düalist ilişkilerde oldukça başarısız, mutsuz, kentli, heteroseksüel kadın” ortaya çıkmıştır. Çoğu kadın bu tabloyu değiştirmeye çalışmamıştır çünkü tüketim, geçici ve kısa süreli de olsa bir mutluluk sunmuştur. Patriarka ve kapitalizm, en güçlü ve en büyük düşmanı olan kadınları bu şekilde “oyalamaya” çalışmıştır. Netice itibariyle asla durulmayan ve kitleleri -özellikle kadınları- durmaksızın etkileyen, dönüştüren ve yönlendiren bir sektör doğmuştur.

Peki ya “moda” yalnızca bu kötücül işbirliğinden ibaret midir? Kıyafetleri sevmek ve modaya meraklı olmak bir feministi “bu işbirliğine ortak kötü bir feminist” mi yapar? Bu soruların hiçbirinin kesin bir yanıtı yoktur ve aslına bakılırsa bu soruların hiçbiri için kesin bir yanıta ulaşmamız gerekmez. Belki de mühim olan, bedenimizin yalnızca bizim olduğunu hatırlamak ve yılmadan yinelemektir. Belki de ihtiyacımız olan, patriarkal kapitalizmin “moda”sına inat, “ben ne giyersem, moda odur,” diyebilmektir.

“Moda” kafamın içinde git gide karmaşık bir hal almaya başlayınca ve yazmak için “ilhamım”, altı üstü üç metrelik bir kumaş yığını olunca, o kumaşlarla ve o kumaşlara dokunuşlarla alakalı bir şeyler söylemek benim için kaçınılmaz oldu. Bu yazı dizisinde, kıyafetlerle ve kıyafet modasıyla ilgili sevdiğim, ilgilendiğim, üzerine düşündüğüm, aklımı çelen her şeyi büyük bir heyecanla yazmaya çalışacağım. Hazır bu sulara dalmışken, ayakkabının evrimi, iç çamaşırının tarihi, parfümün dansı, top modellik, memenin tarihi, değişen beden algısı ve modayla alakalı akla gelebilecek her şeyden bahsetmeye çalışacağım. Çünkü bana göre kıyafetler, örtünmekten çok daha fazlasıyla ilgilidir ve bazen kelimelerden çok daha fazla şey anlatabilir.

Hem Parizyen Hem Maskülen Bir Görünüm: Lauren Bacall ve Anna Karina

Filmlerin yalnızca bir film olmadığı ve başroldeki kadın oyuncuların modaya adeta yeniden yön verdiği dönemlerde, bugün haklarının çok da teslim edilmediğini ama çok sağlam ve zamansız tarzlarının olduğunu düşündüğüm bu iki kadın sayesinde, 1940 ve 1960’lı yılların kıyafet modasına da bir göz atmış olacağız.

1940’lı yıllarda oynadığı filmlerle adından söz ettirmeye başlayan Amerikalı bir oyuncu Lauren Bacall. Özellikle To Have and Have Not ve kara filmin (film noir) ilk örneklerinden kabul edilen The Big Sleep, Bacall’ın kariyerinin dönüm noktası olmuştur diyebiliriz. Oyunculuğa başlamadan önce modellik yapan Bacall, kendine has tarzı ve o dönem için “sade” sayılabilecek kıyafetleriyle çok kısa süre içinde bir “Lauren Bacall Style” başlamasına vesile olmuştur. Bahsettiğim dönemin üzerinden neredeyse seksen yıl geçmiş olmasına rağmen Bacall’ın tarzı hala güncel ve bana göre muhteşemdir. Zira “moda” dediğimiz şey de, yirmi yılda bir kendini tekrar eden ve geçmiş tarzlardan irili ufaklı bir şeyler almadan mümkün değil ilerleyemeyen bir döngüdür. Favori elbise listemde, Lauren Bacall’ın, To Have and Have Not’da giymiş olduğu şahane siyah elbise ilk sıralardadır. Hem zamansız, hem çok zarif, hem de karizmatiktir. Bacall, ince ve uzun bir beden yapısına sahiptir. Zira bahsi geçen filmdeki lakabı da “slim”dir.

1940’ların kıyafet modası, kadınlar için sadeleşmenin başladığı dönemdir aslında. Tarlatanlı kabarık elbiselerden, korseli rahatsız kıyafetlerden, bir dönemin kafesi sayılan ve bazı kadınların ölümüne dahi sebep olan krinolin eteklerden kurtuluşa geçiş, o yıllarda başlamıştır. Bu değişimde, savaşın etkisi büyüktür. İkinci Dünya Savaşı, kıyafet sektörünü ve kumaş bolluğunu bitirdiği için, savaş ertesinde kadınlar ve modacılar, eldeki imkanlarla yeni bir tarz yaratmışlar ve bence çok da iyi yapmışlardır. Savaşın toplum üzerindeki yansımalarını ve etkilerini çok iyi gözlemleyen Fransız modacı Gabrielle Chanel, kolay bulunabilen jarse ve triko gibi kumaşları moda dünyasına taşımıştır. (Chanel’in tasarımları ve moda dünyasına etkisi bir paragrafla geçiştirilmeyecek denli büyük olduğu için onu başka bir bölümde başlı başına inceleyeceğiz.)

Yani 1940’larda, oversize pantolonlar, yüksek bel bikiniler, midi boy etekler, omzu dik gösteren vatkalar, blazer ceketler, düz siyah minimal elbiseler ve alçak topuklu ayakkabılar revaçtadır. Tüm bunları düşündüğümüzde, Lauren Bacall için, dönemine nazaran çok aykırı bir tarzı vardı demek pek de mümkün olmaz. Ama o, tüm bu saydıklarımı maskülen bir tarzla harmanlar ve giydiği sabahlık bile onun üzerinde bir sanat eseriymiş gibi durur. To Have and Have Not filminde, Steve’e, ıslık çalmakla ilgili püf nokta verdiğinde, üzerinde tam da sanat eseriymiş gibi duran bir sabahlık vardır.

“You just put your lips together and blow.” (Sadece dudaklarını birleştir ve üfle.)

1960’lara Geçiş

60’lı yıllara geçiş ise, bir devrin kapanıp yeni bir devrin açılmasıdır, denilebilir. Bu yıla gelene dek modaya Chanel ve Dior gibi büyük moda devleri yön vermiştir. Giyim sektörü terziler eliyle işlemiş ve hazır giyim sektörü henüz çok büyümemiştir. Ama 1960’lara gelindiğinde teknoloji gelişmiş, kumaş çeşitleri çoğalmış, tişörtlere baskı dahi yapılmaya başlanmıştır. En nihayetinde “moda” yalnızca üst sınıfın erişebileceği bir lütuf olmaktan çıkmaya başlamıştır. Kumaşlardaki desen farklılıkları gözle görülür ölçüdedir. Şapka, eldiven ve cat eye güneş gözlüklerinin kullanımı, 1940 ve 50’lerin zarif görünümünün devam etmesine yol açmıştır ama aşırılığın ve sadeliğin bir arada kullanılması, 1960’ları daha keskin bir hale getirir. Şüphesiz Audrey Hepburn’nün tarzı, 60’ları özetler niteliktedir. Kendisini düşününce aklıma direkt olarak, siyah balıkçı yaka kazaklar, uzun siyah eldivenler ve inci kolyeler gelir. Kot pantolonlar, iri çiçekli elbiseler, dik yakalı gömlekler ve abartılı kullanılan aksesuarlar ön plana çıkmıştır. Özellikle eşarp kullanımı çok yaygınlaşmıştır. (Gucci, retro eşarp modasını hala sürdürür.) Şapka ve eldiven ise, kıyafeti tamamlamakta vazgeçilmez unsurlar olarak görülmüştür. Gençlerin kendi hayal güçlerini yansıtmaya başladıkları bu dönemde,  ateşli öğrenci hareketlerinin asi izlerinin kıyafetlere de yansıdığı düşünülmektedir.

Yaşayan en büyük yönetmenlerden Jean-Luc Godard’ın filmleriyle ünlenen Anna Karina ise bize, 1960’lı yılların modasıyla ilgili özgün ipuçları sunar. Yeni Dalga fimlerinin vazgeçilmez oyuncusu Anna Karina, “Godard’ın ilham perisi” diye –Tanrım yine ilham- anılır. Tabii Anna Karina, bundan çok daha fazlasıdır. Çok iyi bir oyuncu olmasının yanı sıra, yönetmenlik ve senaryo yazarlığı da yapmıştır. Anna Karina’nın yalnızca kıyafetleri değil, iri gözlerine uyguladığı makyajı ve kakülleri de trend olmuştur.

Yine Godard’ın yönettiği Alphaville’de ve Une Femme est Une Femme’de diz altına uzanan bebe yaka elbiselerle ya da hırkayla kombinlediği kloş eteklerle görünür. Klasik kodları kendi stiliyle harmanlayan Karina’nın görünümü minimal ve parizyendir. O, ne tam anlamıyla 1940’lar, ne de 60’lardır. Şapka, en sık kullandığı aksesuarlardandır. Godard’ın, 1962 yılında yayınlanan Vivre Sa Vie adlı filminde ise alçak topuklu ayakkabılar, siyah klipsli deri çanta, triko hırkalar ve kalem eteklerle boy gösterir. Yaşlanmanın getirdiği kırışıklarla barışmayı öneren ikon, bedenimizle birlikte ruhumuzu da zarif tutmak gerektiğini söylemiştir. Kadınlara “yaşlanmaktan korkmayın,” diyen Karina, son dönemlerde katıldığı bir davetin ardından çıkan haberlerde şu şekilde anılmıştır: Son hali sevenlerini üzdü! Halbuki 79 yaşında kanserden hayatını kaybedene dek fazlasıyla güzel ve şık görünür. Ama belli ki medyaya göre güzel ve şık olmanın yolu “kırışıksız” olmaktan geçer.