Hemhal

Türkiye’de Kürtaj; AKP ve Biyopolitika

Sevgili Sedef Erkmen ile 2020’nin sonunda İletişim Yayınları’ndan çıkan “Türkiye’de Kürtaj-AKP ve Biyopolitika” kitabı üzerine konuştuk. Kürtaj tartışmalarına Osmanlı’dan AKP hükumetine kadar uzanan bir dönemde göz attık.

Feminerva: Merhaba. Kitabınız için tekrar tebrik ederiz, emeğinize sağlık. Kürtaj tartışmalarına önemli katkılarının olacağını düşünüyoruz. Siz başlangıçta kürtaja bakışa değiniyorsunuz ama biz biraz daha yakın dönemden başlamak isteriz. Erken Cumhuriyet dönemindeki kürtaj politikaları, kadın bedenine yönelik söylemler ve politikalar, ama daha çok da bu dönemdeki ulusun inşası, modernite, yeni nüfus politikaları ve kürtaj bağlamında konuşarak başlayabiliriz.

Sedef Erkmen: Erken Cumhuriyet Dönemi aslında Geç Osmanlı’da başlayan sürecin devamı niteliğindeydi. Çünkü artık pronatalist politikalar geçerliydi. Nüfusun artması isteniyordu. Ama bir yanıyla da “hangi nüfusun artacağı” sorusu vardı. Kürtaj da bireysel bir şeyden çıkıp, tamamen devlete, ırka karşı bir suçmuş gibi algılanmaya başlandı bu süreçte. Bu da 60’lara kadar bu şekilde gitti diyebiliriz. 26’da bir yasa çıkarıldı, 38’de de “ırkın bütünlüğüne ve sağlığına yönelik cürümler” başlığı altında devam etti. Dediğim gibi hem pronatalist politikalardı hem de artması istenen milletlerin işaret edilmeye başlandığı bir dönemdi. Ulus devlet inşası süreciyle beraber aslında bir Türk milleti inşası içerisinde, artması istenen nüfusun Türkler olduğunu işaretleyen bir sürece doğru gitmeye başladı diyebiliriz.

Daha sonra 60’lara geldiğimizde, yoğun bir nüfus artışı görüyoruz. Burada kırdan kente göçlerin etkisi de var. Buradan sonra da kalkınmada sıkıntılar yaşanmaya başlanıyor. Hem ekonomik hem toplumsal sorunlar yaşanmaya başlıyor. Bu süreçten sonra da anti-natalist politikaya geçiş başlıyor.

Yani aslında kürtaj her durumda kadın bedenini ve yaşamını düzenleyen hem nüfus politikasına hem de yapılmak istenen şeye aracı bir aygıta dönüştürülüyor. Şimdi pronatalist politikadayız o yüzden doğuracaksınız; 60lar geldi, hayır artık aile planlaması diye bir şey var, buna geçiyoruz. Çünkü bu kadar nüfusu karşılayacak bir kalkınmamız yok. Dolayısıyla nüfus azalmalı.

Burada tabii ki kimlerin nüfusunun azalacağına da işaret ediliyor. Alt sınıftan, eğitimsiz kesimler, azınlıktaki gruplara karşı politikalar olduğunu da görüyoruz.

60’larda işte bu şekilde doğum kontrol yöntemlerinin artık devreye girdiğini görüyoruz. Doğum kontrol hapının serbestleşmesi, ithalatının gerçekleşmesi ile başlıyor süreç. Daha sonra kimi durumlarda –yani annenin hayatının tehlikede olduğu – kürtajın yapılmasına izin verilmeye başlanıyor.

Aslında bu dönemde çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu politikaların anne ölümlerini ne kadar artırdığı yönünde araştırmalar var. Haberler var.

Ama asıl şu açığa çıkıyor. Devletin yazışmalarına, meclis konuşmalarına baktığımızda öne çıkan şeylerden şu oluyor: Şimdi bu yasak ve bir suç. Ama burada yakalayıp kürtaj yaptırdın sen dediğiniz, yaptırım uyguladığınız insan sayısı çok az. Dolayısıyla biz bu alanı denetleyemiyoruz aslında. Şunu görüyoruz ki devlet aslında o alanı tamamen kendi gözetimi, denetimi altına almak istiyordu. Üremeyle ilgili şeylerin denetiminden çıktığını fark etti çünkü.

Böylece 83’te tekrar yasallaşma süreci başlıyor. Aslında çok sıkıntılı da bir kanun yapılıyor. Süre aralıklarında farklılıklar olabiliyor, gebeliğin hangi haftasına kadar olacağına dair net bir tanım olmuyor vs. Keyfi uygulamalarla giden bir süreç oluyor aslında o da. Sonrasında da devlet, yasada da belirttiği üzere, “çocuk düşürmek devletin gözetimi altında yapılır, şu şartlar altında olur” diyor. Kadınlara burada bir özgürlük tanımayıp biz bunun sınırlarını kendimiz çerçeveleyelim demiş oluyor. Bunun kanunu yapıyorlar. Tabii ki burada eş izni sorunu çok ön planda. O dönem feministler tarafından da en çok konuşulan konulardan biri oluyor bu.

Bu şekilde 83’te yasa hazırlandıktan sonra 2000lere kadar kürtaj hizmeti veriliyor. Eş izni bir yandan uygulanıyor evet. Ama çok da böyle her seferinde, her yerde zorlamalar olmuyor, bunu o dönemden görüştüğüm hekimlerin sözlerine dayanarak söylüyorum tabii. Çok böyle katı şekilde uygulanmıyormuş yani. Daha sonra da AKP dönemi geliyor zaten…

Tam da oraya gelmek istiyoruz. AKP dönemine. Siz de kitapta belirtiyorsunuz, kadının aileye hapsedilmek istenmesi ve kürtaj politikaları AKP ile başlayan bir şey değil, öncesi var. Ama AKP döneminin de kendine özgü yönleri var. Kendi rejimlerinin kendi politikaları yani. 2000’lere gelene kadar da pek çok tartışma vardı elbette ama sonrasında bunlar alevlendi. Hatta Gezi’den hemen önce ciddi kürtaj eylemlilikleri vardı.  Peki neydi bu özgünlük, dönemsel farklılıklar neler, ne oluyor da değişiyor politikalar. Biraz da bunları konuşmak istiyoruz.

Erken Cumhuriyet dönemimden günümüze baktığımızda her dönemin bir ideal toplum anlayışı, ideal aile ya da kadın anlayışı vardı. Ya da nüfus politikaları. Kullanılan yine de kadın oluyordu ama. Orada arka plandaki amaç, onu bir makine, bir rahim olarak görmekten çok da farklı bir şey değil. Böyle bir süreklilik olduğu su götürmez bir gerçek. Aile anlayışı için de böyle. Cumhuriyetin kurulduğu ilk dönemler mesela. Nasıl olacaksın? Hem çok iyi anne olacaksın hem kulüplerde faal olacaksın, modern olacaksın şu olacaksın bu olacaksın… Her şeyin bir arada olduğu bir anlam yüklenen kadın imajı çizilmişti o dönem. Tabii AKP döneminde de var bunlar.

2002’den 2007’ye kadar olan süreci, sanırım “ılımlı” diyebileceğimiz bir süreç olarak görebiliriz. Bu dönemde mesela birçok yasal düzenleme var. Anayasaya, eşitliğe dair maddenin girmesi gibi… Bu tabii ki o dönemin atmosferiyle de alakalı. AB’ye uyum süreci var. Yeni gelmiş bir parti var ve kendini Milli Görüş’ten ayırma söylemi var. Burada haliyle İslamcı söylemler ön plana çıkmıyor. Ama yine de nüansları görmek mümkün. Kota meselesinde, zina tartışmalarında görüyorsunuz. Ya da mesela partinin söylem ve politikalarına baktığımızda da görüyoruz. Kadının değerinin, her şeyden evvel neslin yetiştirilmesi ile arttığı görüşü hakim. Bunun böyle söyleniyor oluşu bile bize birçok ipucunu vermiş oluyor. Ama 2007’ye kadar, tamamen sert bir dil ve tutumla ilerlemiyorlar.

2007’den sonra daha farklı görünmeye başlıyor. Tabii kürtaj politikalarını düşünürken neoliberalizmi, aile ve kadına yönelik politikaların hepsini birlikte düşünmemiz gerekir. Bunlar birbirinden ayrılmaz şeyler. Hepsinin birbirini yeniden ürettiği bir durum oluşuyor, destekledikleri ya da birbirlerini baltaladıkları olabiliyor. Çelişkili de yürüyebiliyorlar. Ama işte 2007’den sonra aileci politikaların çok daha yükselişe geçtiğini görüyoruz. 3 çocuk doğurun söylemi ile birlikte başlıyor aslında en açık haliyle. Burada daha çok demografik kaygıların ön planda olduğunu görüyoruz, tabii yine milliyetçi de. Daha ileride bu da değişecek.

Bir de şunu söylemek gerekir, aile planlaması genelde çocuk yapmama gibi algılanıyor. Sanki nüfus azaltılmaya çalışılıyormuş gibi yani. Üreme sağlığı ise bambaşka bir şey olmasına rağmen sadece “üreme” olarak anlaşılıp uygulanıyor. Bu da doğurma sağlığına dönüşüyor. Böylece bizim için ciddi bir problem oluyor.

2012’de bunun doğrultusunun çok daha sertleştiğini görüyoruz. O muhafazakar ve cinsiyetçi söylemlerin işin içine daha fazla girdiğini… İslami referanslara daha fazla başvuruluyor. Doğum kontrolü için mesela “hiçbir Müslüman bu anlayışta olmaz” gibi söylemler üretiliyor. “Kürtaj cinayettir” daha fazla dillendiriliyor.

60lardan sonra aslında fetüsten bahsetme hali var dünyada. Türkiye’de fetüsün bu kadar kullanılması ise daha çok AKP dönemine tekabül ediyor. AKP’den önce biz fetüsten çok fazla bahsetmiyoruz. Fetüsün yaşam hakkı tartışmasına çekilmiyoruz aslında. En büyük farklılıklardan birinin bu olduğunu düşünüyorum ben.

Yaşam hakkı söylemi, dünya geneline baktığımızda da var aslında. ABD, Brezilya ya da Macaristan gibi popülist sağcı partilerin olduğu ülkelerde bu yaşam hakkı söylemi o kadar ön plandaki. Ülke sanki gerçekten de yaşamı kutsuyormuş gibi. Yaşamı önemsiyormuş gibi görünüyor. Öyle bir algı yaratılıyor. Hakikaten bu insanı çok etkileyebilecek bir şey. Yaşam hakkı dendiğinde bir duruyorsunuz. Durmanız gerekiyor. Vicdani olarak da bunu hissettiriyorlar. Çok da biyopolitik bir taraftan; yaşamı öne sürüyorum demek. Bu, kullanılması kolay bir manipülasyon aslında. Ama böyle bir şey yok.

2012’den sonra özellikle AKP özelinde politikalara baktığımızda, yaşamdan yana bir tavır alındığını görmüyoruz aslında. Çünkü şu bir gerçek: Siz ister yasaklayın ister yasaklamayın kadınlar bir şekilde kürtaj oluyor. Bunu böyle öne sürmek, bunu engellemeye çalışmak tam tersine yol açacak. Yani kadınların ölmesine. Ayrıca bütün o hayatları kontrol etmenizi, o yaşam hakkı dediğiniz şeyi avucunuza almanıza yarayacak.

AKP’nin ayırt edici özelliklerinden biri belki de şöyle söylenebilir: Şu anda biz kürtajın yasal olduğu bir süreçteyiz hala. Fakat kadınların kürtaja ulaşamadığı -özellikle yoksul kadınların- bir durumla karşı karşıyayız.

Değiştirilen sistem doktorları da etkiledi çünkü kürtaj artık riskli bir uygulamaymış gibi düşünülüyor. Bir doktor açısından “ben bundan para kazanamıyorum, performans puanı çok düşük, bir şey başıma gelse beni mesleki sigortam da korumuyor, kürtaj yapan doktor diye adım çıksa bu benim için ne kadar iyi” gibi düşünceler ağır basıyor ve fişlenmeler söz konusu. Bütün bunlar bir araya gelince, o cinayet ve vicdani ret algısı ile birlikte bunu seçmemek çok daha kolay. 

Ben eskiden böyle bir şey duyduğumu çok hatırlamıyorum. Muhakkak o dönemde de vardır yapmak istemeyen, tercih etmeyen doktorlar, bu da yeni başlamış bir şey değil elbette ama bu dönemde daha çok arttı. Veya bunu bu dönemde söylemek daha da kolaylaştı.

Yine doktorlar arasında kadını aşağılama olayı da çokça yaşanıyor. Korkunç şeylerle de karşılaştım kadınların yaşadıklarına dair. “Yatmasaydın kocanın altına o zaman.” gibi “Ben mi yaptım, ben mi koydum karnına?” gibi… Gerçekten o durumdaki bir kadının kaldıramayacağı sözlerin söylenmesi çok zor bir durum. Doktorların ise bunu çok kolay ifade edebildiği bir durum söz konusu; ben “bunu söylerim ve başıma bir şey gelmez aksine, bundan dolayı korunurum” algısının yaygınlaşmış olması… İşte böylece kürtaja doktorlar tarafından da ulaşamadığımız bir durum var.

Aslında şunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Burada sınıfsal da bir farklılık var siz de söylediniz. Zaten kürtajın yapılamaması durumunda hem söylemlerin hem politikaların daha çok işçi sınıfı kadınlarını, yoksul kadınları etkilediğini görüyoruz. Yoksul kadınların daha merdiven altı yerlerde kürtaj yaptırmak zorunda kaldığını, üst sınıf kadınların ise bu hizmete daha kolay ulaşabildiğini ve bunun da çok önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum.

Evet kesinlikle. Özellikle kırsal kesimlerde ve pandemi döneminde kadınların neler yaptığını çok merak ediyorum şahsen. Mesela şöyle bir hikaye duymuştum: Erzurum’da kadın doktora gidiyor, doktor “Yapmam” diyor ve gidebileceği başka bir doktor yok. Daha sonra TTB araya giriyor doktora baskılar uygulanıyor ve o şekilde kadın buna ulaşabiliyor. Pandemi döneminde bunun araştırılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sahaya inebilme gibi bir durumumuz yok şu an ama bunun kesinlikle araştırılması gerektiğini düşünüyorum. 81 ilin 53’ünde devlet hastanesi var bu ciddi bir rakam, özellikle pandemi döneminde şehirler arası ulaşımın da kolay olmadığı bir süreçte bu kadınların ne yaptığı araştırılmalı. Mesela Fransa’da yapıldı, İspanya’da yapıldı bu süreçte. En azından medikal kürtajın serbest bırakılması iyi olabilirdi yani hapla kürtajın.  Dediğiniz gibi üst sınıftaki kadınlar medikale gidiyorlar, kliniğe gidiyorlar bu hizmete bir şekilde ulaşıyorlar yoksul kadınlar ise bu durumdan çok daha fazla etkilenen kesim oldu.

Feminizmin içinde, kürtaj tartışmalarına dair söylemsel ve politik hatları özetleyebilir misiniz peki?

Alt başlıklara ayırmayı özellikle seçtim. Hem belli nüanslarla birbirinden ayrı şeyler hem de iç içe geçebiliyor. Genel hattı ile bir hak söylemi çok fazla ön planda feminizm içerisinde. Ama hak söylemini de çok farklı tartışanlar var. Kadının bedensel bütünlüğü ile hakkı bir arada kullananlar var.

Bir taraftan “eğer hamilelik kadının bedeninde gerçekleşiyorsa başka birisi için bu fedakarlığı yapmak zorunda değil tamamen bedensel bütünlüğü ile buna karar vermelidir” diye bir anlayış var. Başka bir taraftan ise, “bu konuda eziliyorsa onun bir şeyi zorla yapması istenilmez, yani bu süreçten, hamilelik ve kürtaj sürecinden en fazla etkilenecek kişi buna karar verebilir” diye bir bakış var. “Ancak her şeyin çok eşit paylaşıldığı çocuk büyütmeden tutalım da her şeye kadar eşit sorumlulukların istenildiği bir düzende biz kadının buradaki söz söyleme hakkını konuşabiliriz, tartışabiliriz” denilen bir anlayış var. Ama hak anlayışı içerisinde genel olarak “kadının kendi kaderini kendinin tayin etmesi” ön planda.

Ceninin potansiyel bir yaşam olduğu ama kadının şu an mevcut bir yaşamının olduğu ve bu yaşamın daha ön planda olduğuna yönelik belli anlayışlar var. Direkt haktan yürümeyen ama daha üreme özgürlükleri kapsamında meseleyi ele alan görüşler var. Bu daha çok bütün kadınların ihtiyaç duyduğu doğumdan tutun kürtaja kadar tüm ihtiyaçların karşılandığı talep edilebildiği ve bunları alabildiği bir savunu. Yani sadece “kürtaj olalım, bu bizim hakkımız” değil; daha genel daha geniş bir perspektiften ele alan yaklaşımlar var. Üreme özgürlüklerini öne sürenler, feminizmin “cenin insan mı değil mi” tartışmasının ötesine geçmiş aslında. Biz tıpçı da değiliz. Fetüs dediğimiz şey 50’lerde 60’larda ortaya çıkan bir şey.  Bir anda buna karar tayin edici de olmayabiliriz ayrıca.

“Cenin insan ya da değil canlı ya da değil” bu tartışmayı bir kenara bırakıp “başka bir meselemiz var” diyen çok fazla feminist var. Ama işte onların arasında şu ikileme de çok fazla düşenler var. Özellikle hak söylemleri konusunda 2012’de ortaya çıkan tartışmalar gibi… “Ben size diyorum ki yaşam hakkı, siz diyorsunuz seçim hakkı.” Bu, sürekli moral olarak savaşacağımız, belki kaybedeceğimiz bir savaş. O kadar zorlayıcı ki hak dediğimizde bu alana girmiş oluyoruz çünkü artık. Peki onun yaşam hakkı yok mu diye bir sarmalın içerisine mutlaka çekilmiş oluyorsunuz.

Hak dediğimiz zaman her kadın için de aynı şeyi istemiş olmuyoruz.  Soyut bir hak var ve biz gidip ona ulaşacağız gibi bir anlam da çıkıyor burada. Baktığımız zaman kürtaj evet hakkımız ama ulaşamıyoruz. Tüm kadınların ulaşabildiği faydalana bildiği kullanabildiği bir şeyi ifade edemiyoruz, öyle bir anlama gelmiyor. Hakla ilgili olarak her şeyde, her şey için devleti tayin etmiş oluyorsunuz. Haktan nasıl yararlanacaksınız, kimler yararlanacak, hangi kapsamda olacak bunların hepsini belirleyen de devlet oluyor. Veya en basiti hak dediğimiz şey her zaman geri alınabilir bir şey.

Hak tartışmalarında çok kafa açıcı şeyler de tartışılabiliyor. Benim de yazarken ve okurken “bir dakika bu meseleye nasıl bakmak lazım” diye düşündüğüm uzaktan bakmaya çalıştığım çok an oldu.

Aslında Türkiye’deki tartışmalara gelmek istiyorum. Genel olarak alevlendiği süreçler dışında neredeyse hep bir tık geri planda kalmış, kürtaj tartışması. Türkiye’de feminist hareket açısından nasıl ele alınıyor kürtaj biraz da burayı açmanızı isteyeceğim.

70’lerden sonra özellikle 83’e kadarki süreçte her şeyden önce anne ölümleri fazla. Çok ciddi anlamda sağlıklarını etkileyen bir durum olması sebebiyle haklı bir şekilde daha fazla ön plana çıkarılmış. Bu yüzden ölüyorlar veya sakat kalıyorlar. Bu bir hak mıdır, devletin buradaki rolü nedir, tartışmalarından ziyade bir ihtiyaç olarak ele alınmış ve tartışılmış. “Bizim bunun ücretsiz ve ulaşılabilir olmasını ihtiyacımız var çünkü kadınlar ölüyor” gibi bir çıkış var sonra.

83’te yasallaşmasından sonra daha çok eş izini konu ediliyor. Bekar kadın kimseden izin almadan kürtaj yaptıra biliyorken evli bir kadın izin tartışmaları sebebiyle kürtaj yaptıramaz mı; ya da evlendiği zaman kadın tamamen kocasına mı bağlı olacak; onu onaylayan ve ona izin veren bir mekanizma mı olması gerekiyor? Aslında erkeğin aile içerisindeki karar verici rolünü güçlendiren bir anlayış var burada ve genelde de bu bağlamda tartışılıyor.

Feministler arasında, “bu ülkede bir hak kaybı oldu, bir hak kazanımı oldu” üzerinden yürüyor tartışma. Feministler, yasal olarak hakları ve halihazırda kürtaja ulaşabiliyor diye, feminist literatürde yeniden bir tartışma başlatmaya çok ihtiyaç duymamış o dönemlerde. Bu anlamda da Türkiye’de üzerinde çok fazla söz üretilmemiş.

Sonra 2000’lerde yani AKP döneminde yanlış hatırlamıyorsam Feminist Politika’nın sadece bir sayısında dosya konusu olarak geçiyor. Burada da yine daha fazla toplumsal bir hak olarak ele alınıyor. Fakat Türkiye’de kürtajın politik bir mesele olarak ele alınmaya başlaması buraya dair söylemler üretilmeye başlanması 2012’de başlıyor. Dolayısıyla bu sürece tartışmaların yoksunluğunda hazırlıksız yakalanıyoruz. Olan hakkın alınması sahip olduğumuz bir şeye saldırı olarak anlaşılması tepkisel bir reaksiyon da oluşturdu o dönemde. Ve yine hak söylemlerinin öne çıkarıldığı bir süreç yaşandı. İşte “kürtaj hakkından sana ne” veya “bedenimiz bizimdir” söylemlerinin ön plana çıktığı bir dönem oldu.

Müslüman kadın yazarlar da o dönemde tepki gösterdiler. Yaşam yanlısı ve seçim yanlısı görüşlerin ötesinde bir yerde: “Yani ben yaptırmam ama devletin bu alanda kadınları bu şekilde kısıtlamasına da karşıyım, siz inanç kapsamına tüm kadınları aynı biçimde alamazsınız, burayı buradan yasaklayamazsınız, ikincisi kadınlar bu uğurda gerçekten ölüyor bunu göz ardı edemezsiniz.” dediler. Tabii bu eril dili de eleştirdiler ama diğer yandan bedenimiz bizimdir anlayışını da eleştirdiler; bedenimiz zaten bize emanet edilmiştir anlayışından dolayı.

Bedenimiz bizimdir anlayışı o dönemde meseleyi biraz indirgeme riski de taşıyordu açıkçası. Yani çünkü “bedenim benimdir fetüsten bana ne” dermişcesine de kullanılıyordu. Aslında karşı taraftan bu şekilde kullanılmaya çok müsait bir söylem. Bir de şunu görmemiz gerekiyordu: meselenin sadece bedenimizle ilgili olmadığını.

Burada esas meselemiz yaşam aslında, tabii ki bedenimizi de içerisine alan. Bizim yaşamımızın her alanında kuşatılmaya çalışılması. Sadece doğurup doğurmama da değil hamilelik sürecinden çocuğun bakımına kadar yaşamımızın her alanında öyle bir denetim mekanizması söz konusu ki bizi fetüslerin doktoru haline getirmişler. Şunu yiyeceksin, bunu içeceksin, bunu yemeyeceksin, şöyle oturacaksın, böyle kalkacaksın… Çocuk yetiştirmede de o kadar büyük bir baskı var ki; şöyle yaparsan böyle anne olursun gibi. Ama diğer yandan gerçeklik de var. Dinamik olarak çalışmaya ihtiyacınız var, o zaman git çalış diyorlar. Ama şu kadar çalış sonra gel, hem evini de ihmal etmemiş olursun ayrıca çocuğuna da bakım vermiş olursun. Her şeyin o kadar bize yüklendiği bir süreç söz konusu ki yaşamlarımız gerçekten de bir savaşa dönmüş durumda.

Buenos Aires, Arjantin: Marcelo Endelli/Getty Images 30.12.2020

Kitabı son kısımda biraz olanaklar üzerinden tartıştırıyorsunuz, tartışmanın çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Tartışmalar daha çok hak üzerinden gündeme gelince bu olanaklar kısmı ayrıca önem taşıyor. Sonuçta siz de Türkiye’de feminist politikanın kürtaja bakışına katkı sunmaya çabalıyorsunuz. Aslında burayı açmanızı isteyeceğiz. Siz bu olanakları nasıl görüyorsunuz? Bu olanaklar neler olabilir, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burası çok zordu benim açımdan da… Çünkü çok ince bir çizgi ve söylediğiniz bir şeyden ötürü başka bir durumun içerisine düşebilirsiniz.

AKP sürecinde kadınların olanaklarına baktığımızda iktidarın, sadece kürtaj konusunda değil birçok alanda çok yoğun saldırısına maruz kalıyoruz kadınlar olarak. Ve yaşamlarımız bu uğurda sürekli tehlike ve devamlı bir ölüm riski ile karşı karşıya.

Burada bazen “hadi iktidarın hayat dediği şeyin ne olduğunu konuşalım” diyorum. Hayat dediğimizde gerçekte ne diyoruz o zaman? Bize yaşanılabilir yaşamlar mı sunuyor, kimin ölümleri daha üzülebilir, yası tutulabilir…

Özellikle 2007’lerden sonra hangi ölümlerde nasıl karşılıklar verildiği, hangilerine sessiz kalındığı, hangi yaşamların ön plana çıkarıldığı, hangi meselelerin inanılmaz derecede tartışılan bir şeye dönüştüğünü sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu bize birçok şeyin önünü açacak birçok şeyi ifşa etmemizi sağlayacak.

Twitter’da bile görebiliyoruz. Bir şey paylaşıyorsun altına yorum geliyor “Ama kürtaj cinayet.” Bu, beyinlerimize o kadar yerleşti ki bunu yıkmak gerektiğini düşünüyorum. Bu yıkılışı “hayır fetüs kim ki” bakışından söylemiyorum. Kürtaj cinayettir diyen kişiler ne yapıyor, aslında neyi savunuyor göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bize doğum yaptığımızda verilen 300 lira ile hangi yaşamın koşullarını düzeltebiliriz ki, hangi aileleri sürdürebiliriz…

Bir yandan da hak ve beden tartışmalarının ötesine geçip aslında yaşamı savunduğumuzu, tüm kadınlar için, sebebi ne olursa olsun. Bu sebepler arasında da bir hiyerarşi kurmak istemiyorum; yoksa o da her zaman bizi kurbanlaştıran, meşrulaştıran bir alana çekecek. Yani tecavüzse evet yaptırabilir ama diğeri ise çok da gerek yok diye bir algı yaratacak, buna da hiç gerek yok. Hangi kadın olursa olsun, buna başvuruyorsa mutlaka yaşamsal bir sebebi vardır.

Kimse de güle oynaya “haydi kürtaja gidiyoruz” diye gitmiyor. Bu durumu; kendini düşünen kadın, rahat kadın, cinsellikte açık kadın algısından çıkarmamız gerekiyor. Çünkü her kadın buna kendi gerçekliğinden dolayı başvuruyordur. Kürtaj, doğum kontrol yöntemi olarak kullanılmak istenilen bir şey değil.

E peki bizi buna iten sebepler neler? Bir kere devlet bize doğum kontrol yöntemi sunmuyor, aksine bunlara ulaşmamızı engellemeye çalışıyor. Bu durum da yine en çok yoksul kadınları engelleyen bir şey. Bir yanıyla böyle diğer bir yanıyla da biz, çocuk bakımı başta olmak üzere birçok şeyle yüklenerek çalışmak zorundayız. Ama hangi işlerde çalışmak zorundayız? Kayıtsız işçi olarak çalışmak zorundayız, esnek olarak çalışmak zorundayız, güvencesiz olarak çalışmak zorundayız, kadınsal işler denilen işlerde çalışmak zorundayız. Dolayısıyla bir yandan da böyle bir realitenin görünmesi gerekiyor.

Diğer yandan şunu da anlamamız gerekiyor, kadın anne olmak istemeyebilir ya da yeniden anne olmak istemeyebilir; kendi yaşamına sahip çıkmak, kendi yaşamı ile ilgili kararlar vermek istiyor olabilir, kendi kaderine sahip çıkmak istiyor olabilir. Bunun da “tu kaka” bir şey olmadığını, bir bencillik olmadığını anlamamız gerekiyor. Makbul kadınlık öyle bir yerleşmiş ki şefkatli anne olmanız gerekir, her şeyle ilgilenmeniz gerekir. İdeal bir kadın o kadar yaratılmış ve bu algılar dolaşıma o kadar girmiş durumda ki dışına azıcık taştığımız zaman hemen sorgulanır hale geliyorsunuz.

İşte bunları biraz sorgulamak gerekiyor bunların yanında yine rıza ilişkilerini sorgulamamız gerekiyor. Cinsellikte ne kadar özgürlüğümüz var bu ilişkilerde rızayı ne kadar tartışabiliyoruz. Özellikle de evlilik ilişkilerinde. Çünkü en az tartışılan alan burası. Ev içindeki tecavüzleri sorgulamamız gerekiyor, hem kadınların şikayet etme oranı çok düşük bunu bir tecavüz olarak görmek bile çok düşük olasılık. “Erkek ister kadın yapar” diye lanse edildiği için tüm bunları sorgulamamız gerekiyor.

Bir yandan da bizlerin hayatta olmasından öte hayatta kalmasını sorgulamamız gerekiyor. Yaşanılabilir bir yaşam için hangi koşullar gerekiyor, ölsün kalsın tartışmasında sadece hayatta kalmayı tartıştığımız zaman yine fetüs karşımıza çıkıyor aslında. Sadece var kalmak peşinde değiliz yaşanılabilir bir yaşamın peşindeyiz. Bunun koşullarının neler olduğunu, tüm kadınlar için deneyimlerin farklı olduğunu bilerek ve gözeterek aslında bunları sorgulamamız ve bunlar için mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Kürtaj hakkını savunmaktan ziyade sağlıklı kürtaja erişmenin bir hak olduğu yönünde bir söz vardı, orayı da açabilir misiniz?

Aksu Bora yazmıştı bunu aslında. Yani şey diyordu: Kürtaj hakkı mı? Hak olan aslında kürtaj mı yoksa onun yasal, ücretsiz, ulaşılabilir olması mı hak? Ya da kürtaj yüzünden ölmemek mi hak yoksa inancı yüzünden ya da birçok sebep göstererek ben kürtaj yaptırmak istemiyorum diyen kadınlarınki mi hak? Ama biz zaten burada bireysel bir tartışma yürütüyoruz, biz bu savaşı şuan devletle iktidarla yapıyoruz. Evet bu bize sağlansın, sonrasında zaten bunu yapmak isteyen kadınlar yapacak yapmak istemeyen kadınlar yapmayacak. Ama bu uğurda ölmeyelim, bunun için böyle bir mücadele vermeyelim, merdiven altı yöntemlere dönmeyelim, bu uğurda yaşamlarımızı tehlikeyi atmayalım… Aslında soyut bir kürtaj anlayışı vardı, Aksu Hoca kürtajın bu soyut anlamından çıkmamız gerektiğini söylüyordu.