Cadı Kazanı

Moda Dizisi 2: Biraz Hızlı Gitmiyor Muyuz?

Yavaş moda hareketi ise, hızlı modanın bağıra bağıra gelen sağır edici tehlikesine karşı doğmuştur ve tüketicinin, aldığı ürün üzerine düşünmesini amaçlar. Yavaş moda hareketine göre, bir kıyafet satın aldığımızda, onun üretim sürecini, doğayla olan ilişkisini ve esasında neyi satın almış olduğumuzu iyice düşünmemiz gerekir. Giyim konusunda bilinçlenmeyi amaçlayan yavaş modanın yolu, öncelikli olarak kendimize uygulayacağımız bir “hız kesmeyen tüketme tutkusu” diyetinden geçer.

Hızlı ve Yavaş Moda Hareketine Bir Bakış

Covid-19 salgını ile birlikte hayatımızda pek çok şey değişti. Bu değişikliklerden en azından bir tanesinin kıyafetler ve giyinme alışkanlığımız olması ise kesinlikle kaçınılmazdı. Çünkü çok uzun bir süre evlerde kapalı kaldık ve “giyinmek”le alakalı pek çok soru ve sorun da başımıza üşüşmüş bulundu. Kimileri yaklaşık bir yıldır yalnızca pijama takımlarını kullandığını söyledi, kimileri ise iyi hissedebilmek için evde olsak bile dışarı çıkar gibi hazırlanmanın önemine vurgu yaptı. Online alışverişin bu süreçte her zamankinden daha fazla rağbet gördüğü ise ayan beyan ortada. Yaklaşık bir yıldır, yani pandemi süresine girdiğimden beri her zamankinden daha fazla kıyafet alışverişi yaptığım için bir noktada durmak ve bunu sorgulamak ihtiyacı duydum. Örneğin, büyük bir hevesle aldığım bir elbiseyi, dışarı çıkamadığım için bir türlü kullanamıyordum ve giymek için hevesim de bir süre sonra yok oluyordu. Bu sefer, beni heyecanlandıran bir başka kıyafeti satın alıyordum ve pek tabii onun da akıbeti değişmiyordu. Böylece dolabımda, minik bir servet döktüğüm ama birini bile giyme fırsatı bulamadığım bir kıyafet yığını oluşuyordu. Acaba biraz hızlı gitmiyor muydum?

Bu “sinsi” tüketim kültürü ve her şeye rağmen bitmek tükenmek nedir bilmeyen alma arzusu üzerine düşününce aklıma, eski kıyafetlerin çok daha uzun ömürlü ve sağlam oldukları geldi. Öyle ki, annemin benim yaşlarındayken alıp kerelerce giydiği kıyafetlerin bazılarını hala giyiyordum ve bir dönem kıyafeti olduklarını bildiğim için, onları giymek moda olan herhangi bir kıyafeti giymekten hep daha fazla haz veriyordu. Yalnızca annemin eski kıyafetlerini değil, anneannemden kalan bazı etekleri, hırkaları ve fularları da kullanmaya devam ediyordum. Kıyafet sektörünün akıllara zarar dönüşümü acaba bir “kullan at” alışkanlığına mı evriliyordu? Ya da bu sektör bize, böyle bir alışkanlık kazandırmak için mi uğraşıyordu? İleriki yıllarda, gardırobuma dönüp “ben gençken bunları giymiştim” diyebileceğim kıyafetler kalacak mıydı? Çevremdeki çoğu kadın, aldığı kıyafeti en fazla bir yıl giyebildiğini, her parçanın ömrünün çok kısa olduğunu, ya renginin hemen solduğunu ya tüylendiğini ya da çabucak söküldüğünü söylüyordu.  Kıyafet sektörü, sürekli üretiyor ve moda olan mütemadiyen değişiyordu.

Önceden yıl içinde iki sezonluk kreasyonlar yeterli olurken, bu sayı şu an elli iki olmuş durumda. Bu da, her hafta yeni ürünlerin üretilip piyasaya sürülmesi anlamına geliyor. Aynı zamanda sürekli bir üretim ve tüketim döngüsünde olmak demek. Ucuz iş gücü, doğaya verilen zarar, psikolojik ve sosyolojik etkiler ise bu hızın yarattığı problemlerden yalnızca ilk aklıma gelenler. Bu durumun hâlihazırda bir ismi de zaten mevcut; fast fashion yani hızlı moda. Ve tüm bu baş döndürücü hıza inat, hem insanlar hem de çevre için daha faydalı bir alternatif sunan; slow fashion yani yavaş ve sürdürülebilir moda. Şimdi bu iki kavrama kısaca bir göz atacağız.

Fast ve slow fashion

Hızlı bir şekilde dönüşen stok ve kısa yenilenme döngüsü ile en son moda trendlerine yanıt veren bir pazarlama yaklaşımı olan hızlı moda, mevcut lüks moda trendlerini takip eden düşük maliyetli giyim koleksiyonlarını ifade eder. Hızlı moda kavramı bugün bütün dünya endüstrisini ele geçirmiş durumdadır demek, sanırım abartı olmaz. Endüstrinin oluşumuyla başlayan tüketim toplumu hikayesi, fast food ve fast fashion anlayışlarının benimsenmesiyle hız ve değişim müptelası bir tüketim kültürüne doğru evrildi. Büyük şirketlerin kar marjını artırmak için kullandığı bu yeni stratejinin bedeli ise hayal edebileceğimizden çok daha ağır. Değişimin hızı arttıkça, yeniliğin de hızı arttı. Modanın, bu iki temel kavramı dönüşümlü olarak birbirini besledi ve beslemeye de devam ediyor. Değişim ve yenilik ucuzlukla buluştuğunda ise tüketim çılgınlığıyla karşılaşıyoruz.

“Düşük maliyet-yüksek fiyat” şiarına dayanan fast fashion, Çin, Hindistan, Afrika ve Brezilya gibi ülkelerde, çocuk işçilerin ve kadınların çok düşük ücretlerle, sağlıksız ortamlarda çalıştırılmalarına sebep oluyor. Ya da ucuz pamuk üretebilmek için doğayı kirleten böcek ilaçlarının kullanılmasında hiçbir sakınca görülmüyor ve yalnızca bir tek kot pantolonun üretiminde gerekli olan pamuğun yetiştirilmesi için 800 litre su harcanabiliyor. Ve bu yeni tasarımların, çok kısa bir süre içinde kopyalanarak bütün dünyaya hızla yayılması, herkesin tıpatıp aynı görünmesine ve genel geçer bir güzellik algısının oluşmasına sebep oluyor. Sunday Times gazetesinin moda editörü Charty Durrant, “Trendlerin Tiranlığı” adlı makalesinde, çocuk işçiler, küresel tüketim kültürü, çarpık imajlar, yeme bozuklukları, çevre kirliliği, su kıtlıkları, ruhsal ve fiziksel zararlar gibi “modern dünya”da var olan sorunların büyük bir bölümünün kökeninin modada yattığını belirtiyor ve modern sorunların, moda tarafından şiddetlendirildiğini, modanın gitgide kötü bir hal aldığını, açıklıyor. Durrant, bu “kitlesel tüketim çılgınlığı” ve “açgözlülük kültürüne” yavaş modanın karşı gelmesi gerektiğini söylüyor. “Modada aşırılık ve şovenizm yerine sadelik gelmelidir. Hiçbir zaman demode olmayan, kaliteli ve klasik olan moda ürünler benimsenmelidir. Böylece dış görünüşte sadelik ve iç dünyada zenginliği vurgulayan yaşam tarzına geri dönülebilir.”

Yavaş moda hareketi ise, hızlı modanın bağıra bağıra gelen sağır edici tehlikesine karşı doğmuştur ve tüketicinin, aldığı ürün üzerine düşünmesini amaçlar. Yavaş moda hareketine göre, bir kıyafet satın aldığımızda, onun üretim sürecini, doğayla olan ilişkisini ve esasında neyi satın almış olduğumuzu iyice düşünmemiz gerekir. Giyim konusunda bilinçlenmeyi amaçlayan yavaş modanın yolu, öncelikli olarak kendimize uygulayacağımız bir “hız kesmeyen tüketme tutkusu” diyetinden geçer. Yavaş moda hareketine göre, bir ürünü satın almaya karar verdiğimizde gerçekten ihtiyacımız olup olmadığına da dürüstçe karar vermek zorundayız.

Doğaya verilen zararı en aza indirmek, bütün moda tutkunlarının da derdi olmalıdır. Yavaş moda akımına göre, elimizdeki kumaşları değerlendirebilir, annelerimiz ve büyükannelerimizden kalan kıyafetleri giyebilir, kıyafetlerimize küçük dokunuşlar yaparak hem biçimlerini değiştirebilir hem de daha uzun ömürlü olmalarını sağlayabiliriz. Böylelikle, dışarıdaki tek tip görüntüden sıyrılıp, özgün bir tarz yaratmak da mümkün olabilir. Her hafta yeni ürünlerin piyasaya sürüldüğü bu baş döndürücü hıza ayak uydurmak psikolojik olarak da oldukça yıpratıcıdır. Belki de ilk olarak işe, hızlı modanın hızına ayak uydurmak gibi bir zorunluluğumuz olmadığını kabul etmekle başlamalıyız.

Yavaş moda ve yavaş tasarım kavramına geçmek ve kurulmuş olan hızlı modanın kemikleşmiş sistemini değiştirmek elbette ki büyük çaba gerektirir. Ancak yavaş tasarıma geçiş yapılması, insanlığın iyiliği, mutluluğu açısından ve uzun vadeli sürdürülebilirlik için maddi olmayan bir doğayı benimsemek adına mühim bir yol olarak görülmelidir.

Kendime, bu iki hareketin neresinde konumlandığımı soracak olursam, verecek net bir cevabım olmaz. Çünkü hiçbir zaman hızlı modanın bir “kurbanı” olmadım ve yine hiçbir zaman yavaş moda hareketinin gerektirdiklerini yapacak kadar kararlı da olamadım. Evde ya da dışarıda, neresi ya da niçin giyiniyor olursam olayım kendime hatırlattığım şey hep şu oldu: Ben ne giyersem, moda odur! Bir durup düşünecek olursak, kendimiz için en doğru tüketim ve moda kurallarını bulabileceğimize inancım tam. Sonraki bölümde görüşmek üzere!