Dosya

Bir Annelik Serüveni!

Velhasıl kelam, hepimiz gibi beni de ömrümüz boyunca dinlediğimiz “kutsal anne” masalının “kahramanı” olmaktan feminizm kurtardı. Anne olmamak eksiklik, olmak üstünlük değil, biliyorum artık. İktidarın ‘ Çalışan annelere müjde!’ naralarının emeğimin, ‘Her kürtaj bir Uludere’dir’ çıkışının bedenim üzerindeki tahakkümünü pekiştirmenin yolları olduğunu biliyor ve karşı duruyorum. “Ölmek istemiyorum!” diye haykırırken çocuklarının gözü önünde katledilen anneleri ve anne olmayan kadınları korumamakta ısrar edenlere inat İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiy

Nadine Ghannoum

Babam öldüğünde annem 40 yaşındaydı. Yıllarca şiddet gördüğü adam gidince boşluğa düşmüştü. Bizi gözü görmüyordu. 23 yaşındaydım ama annemin bu tavrına içerlediğimi hatırlıyorum. Bir anne nasıl olur da kendi acısını çocuklarının önüne koyardı? “Düştüğüm kuyudan siz bile çıkaramıyorsunuz” derdi. Bencilce gelmişti. Zaten çok memnun olmadığım anneliğini hepten sorgular olmuştum.

Ben anne olsaydım asla çocuklarıma böyle davranmazdım! Çünkü annelik, kendinden vazgeçmekti. Çocukların için yaşamaktı. Tam da o sıralarda, evlenme çağımızın geldiğini düşünen babaannem, “evlenin de kırmızı kurdeleli kızlarınız olsun” derdi. Haklıydı. Çocuk, neşe demekti. Umut demekti. Hele de çok feci bir ölümle kaybettiğimiz babamdan sonra yeni bir başlangıç yapmak gerekiyordu, aile için…

Aile her şeyden önemliydi. Sık sık kavgalara şahitlik etsek de travmalarla dolu çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerimiz olsa da aile her şeydi. Kimse kimseye söylemese de herkes birbirini severdi. Bu herkes, birbirini farkında olarak ya da olmayarak hırpalasa da bilirdik ki, bilmeliydik ki, sevgi dolu bir aileydik biz. Sevgiyi böyle bildik. Böyle zannettik.

Evin en büyük çocuğu olarak önce ben evlendim. Hemen çocuk istiyorduk. Ama 8 ay kadar hamile kalmadım. Her ay regl olduğumdaki üzüntümü hala hatırlarım. “Çocuk istiyor muyum, anneliğe hazır mıyım?” gibi sorular aklımın ucuna gelmemişti. Kadın olarak dünyaya geldiysem, tabii ki anne de olacaktım. Hem de en az 2 çocuk istiyordum. Bir öğretmen arkadaşımın kocasıyla çocuk sahibi olmak istemediklerini öğrendiğimde hayatlarının ne kadar anlamsız ve boş olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Erkek tamam da bir kadın için anne olmama kararını anlamlandıramamıştım. Kadınlığın annelikle özdeş olmadığının farkına varmam için feminizmle tanışmayı beklemem gerekiyormuş. Evet çocuk istiyordum. Hem de hemen! Ama neden olmuyordu? Yoksa ben annemin teyzeleri gibi kısır mıydım? Eksik bir kadın mıydım? Annemle konuşurken üzülürdüm. Köyde soranlar olurmuş. Bazı koca karı tariflerini söylerdi bana. Onları uygulardım. Hatta dayanamayıp bir jinekoloğa bile gittim. Neyse ki, o ay hamile kalmıştım.

Testteki iki çizgi bana sonsuz mutluluğu vermişti. Sonunda olmuştum, “tam bir kadın” olmuştum. Al Yazmalım Selvi Boylum filmindeki gibi söylemiştim kızımın babasına. Hep bu anın hayalini kurmuştum çünkü.

“Sevgi neydi? Aile neydi? Annelik neydi?” gibi soruları sormama daha yıllar vardı. Çok ilginç bir duyguydu anne adayı olmak. Rahmime düştüğünü öğrendiğim andan itibaren sevdim çocuğumu. Hem çok mutlu hem çok endişeliydim. Ne, nasıl olacak? Her şey yolunda gidecek mi? Hep yazdım O’na, ne hissettiğimi, ne düşündüğümü. Gelişim evrelerini anlattım.

Şimdi bir fasulye tanesi kadarsın yavrum. Gelişiminin her aşamasını takip ediyordum. Çünkü hemen hamilelik, annelik, çocuk gelişimi, bakımı, psikolojisi ile ilgili bilgiler içeren bir kitap edinmiştim. Bilgili, bilinçli bir hamile ve sonrasında anne olmalıydım. Modern zaman kadınlarıydık biz. Geleneksel yöntemleri geri, banal ve gereksiz bulurduk. Annelerimiz gibi anneler olmamalıydık. Kitaplar ve mağazalar ihtiyacımız olan (ihtiyacımız olduklarını söyledikleri) her şeyi sunuyordu bize. Yeter ki paran olsun! O zaman “sınıfsal” dememiştim ama hamilelik ve annelik deneyiminin niteliğinin parayla çok ilintili bir şey olduğunu kavrayabilmiştim.

Kapitalizmin endişelerini, umutlarını, korkularını, heveslerini paraya çevirdiği şaşkın varlıklardık biz… Hamileliğim çok keyifliydi. Fiziksel hiçbir sorun yaşamadım. Sosyal hayatta ise, pek bir itibar görüyordum! Otobüste yer veriyorlar, fatura kuyruğunda bekletmiyorlardı. Çünkü ben, ayaklarının altında cenneti taşıyacak, insanlığın en kutsal görevine talip anne adayıydım.

AKP’nin iktidara gelmesine birkaç ay; hamile hamile parkta yürüyen kadına uygulanan şiddete ses çıkarılmamasına, kendilerinden olmayan annelere zulüm etmelerine, Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’ın stadyumda yuhalatılmasına, Cumartesi annelerine gaz sıkılıp yerlerde sürüklenmesine, Soma’da 301 annenin kar uğruna alınmayan önlemler yüzünden çocuklarını iş cinayetinde kaybetmesine, Ceylan’ın annesinin kızının parçalanan bedenini eteğinde toplamasına, yine kızının cansız bedenini buzlukta saklamak zorunda kalan Kürt annesinden utanmamıza,  çocuklarının gözü önünde günlerce sokakta kalan Taybet ananın kanıyla birlikte vicdanların kurumasına, kendi makbul analık kalıplarına sığmayan her annenin her türlü cezayla karşılaşmasına yıllar vardı.

Olacaklardan da geçmişte olanlardan da bihaber çiçeği burnunda anne olarak zamanından önce doğan çocuğumun sağlık sorunlarıyla uğraşırken, 41 günlük doğum iznim bitmişti. Bebeğin annesine en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde devlet-i alimiz sadece 41 gün izin veriyordu! Çocuk bakımını tamamen annenin üzerine yıkan devlet, 41 günün sonunda hiçbir çözüm getirmiyordu.

Rapor falan alarak 3 ayı kızımla geçirebildim. Sonrasında KESK’li kadınların mücadelesi ile 8+8 formülü getirilmişti. Ama sadece annelere! Çocuk bakımı işi sadece kadının görevi ya! Ebeveynlik izni, kreş hakkı taleplerinin ne kadar önemli olduğunu, çocuklarını bakıcılara bırakmak zorunda kalan bu yüzden de hep bir endişe ve vicdan azabı duyan annelerle kavradım. Öğretmen olduğum için şanslıydım! Hafta sonları, yazın, bayram tatillerinde çalışmak zorunda değildim. Evime, kocama ve çocuğuma ayıracak zamanım boldu. Annem ve toplum haklı çıkmıştı.

“Bayan mesleği öğretmenlik hem çalışır para kazanırsın hem yemeğini, temizliğini yaparsın hem kocana vakit ayırırsın hem de çocuğunu büyütürsün”.

Ama ne yaparsam yapayım bir türlü yetişemiyordum işlere. İyi anne, iyi eş olmak bitiş çizgisi olmayan bir maraton gibiydi. Koş, koş, koş… Uykusuz geceler, yorgunluktan sızlayan eklemler!

Şikayet etmek aklıma bile gelmezdi. Çünkü anneydim, eş idim ben! Varoluşum, fıtratım buydu! Ne kadar çok çabalar, fedakarlık yaparsam o kadar mutluluğu hak ederdim. Fabulasa kokan, bembeyaz perdeleri dalgalanan, sofrası özenle hazırlanan, üstü başı tertemiz çocuk kahkahalarının duyulduğu bir yuvanın mimarı olmak kolay mıydı? Akşam eve yorgun argın gelen babamızı güler yüzle karşılamak ve rahat ettirmek farzdı. Birkaç saat çocuğuyla ilgilenen, oynayan bir baba gibisi yoktur! Hele bir de temizlik yapılan gün çocuğu parka götürdü mü… Bir babanın elinden başka ne gelir ki? Eskiden bu kadarını bile yapmazdı erkekler. Şükür!

Kızımın kreşe başladığı, babasının şehir dışına görevlendirildiği sene, yıllardır öksüz kalan kitaplarıma dönmüştüm. Yürüyüşe çıkıyor, arkadaşlarımla daha fazla vakit geçiriyordum. Ev işlerine daha az zaman ayırıyor, kendimle baş başa kalıyordum. Ama bir gariplik vardı bu işte? Tozlu sehpalar, kirli camlar rahatsız etmiyordu. Kendimi iyi hissettikçe kızımla ilişkim de daha nitelikli, stresten uzak bir hal almıştı. Bu durumdan tek rahatsız olan ‘babamızdı.’ Hafta sonları geldiğinde, yemek çeşidinin azlığı ve uçuşan tozlar sinirini bozuyordu. Anneliğimi ve ev kadınlığımı sorguluyordu. Kırılma başlamıştı.

Yıllar içinde birkaç kez boşanmanın eşiğine gelmiş, her seferinde “çocuğunu babasız bırakma, anasın sen, çocuğun için katlanacaksın” diyenlere karşı çıkamamıştım. 30 yıl boyunca toplumsal cinsiyet rollerinin biçimlendirdiği bilincim “makbul anne, makbul kadın” cenderesinden çıkmamı engelliyordu.

Kızım 5 yaşına geldiğinde İzmir’e taşındık. Sendikamla bağlantım artmıştı. Ülke sorunlarıyla daha fazla ilgilenirken, “evlilik, annelik, kadınlık, aile” meselelerine de iyice kafayı takmıştım. Sendikanın kadın dergilerini okuyordum. Bu arada sosyalist bir parti ile tanışmış, “kadın sorununu” kavramaya başlamıştım. Yıllar önce başlayan sorgulamalarımın ayakları yere basan cevapları oluşmaya” başlamıştı. Erkek egemen sistem ve kapitalizmin kadınlara neler ettiğini kavradıkça ufkum açılıyordu. Artık nedenlerini bildiğim çelişkilerimi, öğrenilmiş çaresizliklerimi gidermek daha mümkün görünüyordu. Bilincim özgürlüğün tadına vardıkça ‘sıcak yuvamın’ yıllardır geçmeyen ruhumdaki üşümenin sebebi olduğunu anladım. Evi terk etim.

Çocuğun bakım sorunundan kaynaklı annemin yanına taşındım. Sendikada aktif rol almaya başladım. Toplumsal Cinsiyet Eğitimlerine katılıyordum. Filmler izleyip, kadın dergileri, kitaplar okuyordum. O kadar hızlıydım ki, birkaç ay içinde sendikadaki kadınlarla birlikte 25 Kasım’da bir panel düzenledik. Moderatördüm. Kadına yönelik şiddete dair farkındalığım arttıkça belli ölçülerde tüm şiddet biçimlerine maruz kaldığımın, ancak fiziksel şiddet hariç diğerlerini şiddet kapsamında değerlendirmediğimi, kadınlık-erkeklik – doğal – halleri olduğunu zannettiğimin üzülerek ayrımına vardım.

Sosyalizm ve feminizmle tanışmak, örgütlü olmak, mücadelenin içinde bizzat yer almak, katkı koyabilmek müthiş bir histi! 34 yaşındaydım ve okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun heyecanını yaşıyordum. Anneliğin hayattaki tek tatmin edici duygu olduğunu düşünen ve fakat anne olduktan sonra bile içindeki boşluk dolmayan benim için, sosyalist, feminist olmak ‘var olmaktı’.

Ama erkek egemen sistemin bin yıllardır ektiği tohumlar bir kez daha aile olarak karşıma çıkacaktı. Boşanarak çocuğu babasız bıraktığım yetmiyor muydu? Sendikaya, eylemlere giderek çocuğumu ihmal ediyor, annelik görevlerimi yerine getirmiyordum. Hatta sendikadan eve geç geldiğim bir akşam annem, “Pılını pırtını topla, çek git. Çocuk burada kalacak. Zaten analık yapmıyorsun. Ben bakarım ona!” diyerek açtı kapıyı. Tüm bunlar yanında konuşulduğu için kızımda ciddi travmalar yaratmıştı. Bir süre sonra başka bir ilçeye taşınmak istediğimde yine karşıma “ailenin zebanileri” dayandı. Başımda bir koca olmadan nereye gidiyordum?

Bir süre cebelleştikten sonra bunu da aştım. Anne olan bir kadın olarak önüme konulan engelli parkurlar bitmiyordu: çünkü aşık olmuştum ve o adamla hayatımı ortaklaştırmak istiyordum. Tüm dostlarımızın, yoldaşlarımızın, sevdiklerimizin katıldığı bir organizasyon yaptık. Eğitim Sen’li arkadaşlarımın bile sonradan itiraf ettikleri gibi, “boyunca çocuğu olan bilmem kaç yaşındaki kadının düğün dernek yapması biraz fazla değil miydi” diyecekti herkes.

Sırada ise “üvey baba” meselesi vardı. Kızıma nasıl davranacaktı? Çocuğun babası bu duruma ne diyordu? Bendeki de iyi cesaretti valla… Neyse… Ben sendikada ve kadın hareketinde oldukça faal olmaya devam ediyordum. Kadın sekreteri olduğum şubede çocuk odası yoktu. Kadın komisyonu olarak bir çocuk odası düzenledik.

Çünkü ihtiyaç vardı. Sendika binasındaki toplantı ve etkinliklere çoğunlukla erkek üyeler katılıyor, kadınlar ev işleri ve bakım sorumluluklarından dolayı katılamıyorlardı. ‘Solcu babalar’ memleketi kurtarırken anne kadınlar hem işte hem evde çalışıp bir de sendikal mücadelenin içinde olmaya gayret ediyorlardı. Ve biz bunları dillendirip politikalar, çözümler üretmeye çalıştığımızda ise ‘sınıfı bölmekle’ suçlanıyorduk. Ama biz durmadık. Durmuyoruz hala. Çocuk bakımının sadece kadının görevi olmadığını, toplumsallaştırılması gerektiğini söylüyor, kreş ve ebeveyn izni taleplerimizden vazgeçmiyoruz.

Velhasıl kelam, hepimiz gibi beni de ömrümüz boyunca dinlediğimiz “kutsal anne” masalının “kahramanı” olmaktan feminizm kurtardı. Anne olmamak eksiklik, olmak üstünlük değil, biliyorum artık. İktidarın ‘ Çalışan annelere müjde!’ naralarının emeğimin, ‘Her kürtaj bir Uludere’dir’ çıkışının bedenim üzerindeki tahakkümünü pekiştirmenin yolları olduğunu biliyor ve karşı duruyorum. “Ölmek istemiyorum!” diye haykırırken çocuklarının gözü önünde katledilen anneleri ve anne olmayan kadınları korumamakta ısrar edenlere inat İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyorum.

Feminist bir anne olarak kızıma ‘evinin kadını çocuklarının anası’ masallarını anlatmıyorum. Evli ya da bekar, bir gün anne olmak isterse sadece destek olacağım O’na. Şimdilerde birlikte 8 Martlara ve Onur Yürüyüşlerine gidiyoruz. Birlikte yaşayıp, birlikte öğreniyoruz hayatı.