Hemhal

“Birbirimizi dinlemenin yollarını bulmalıyız”

Tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu Tülin Özen ile sanata ve sanatçıya ve onun toplum üzerindeki etkisine, Türkiye’de yaşanan son süreçlere, pandemiye ve onun etkilerine; sektörde kadınların ve diğer çalışanların yaşadıkları sorunlara dair uzunuzun hemhal eyledik. Sizlere de keyifli okumalar dileriz.

Feminerva: Hem bağımsız sinema da hem de ana akım dizi ve filmlerde yer aldın. Son süreçte özellikle online platformlarda birçok iş yaptın. Podcastler de dahil birçok iş üretiyorsun. Dahil olacağın projeleri seçerken dikkat ettiğin kriterler neler? Yan bir soru olarak da hangi karakterler ve hikayeler senin için daha tercih edilir oluyor?

Tülin Özen: Bu biraz işi yapan insanın, yönetmenin, yapımcının yaklaşımlarıyla ilgili. Bir yönetmenin gerçekten samimi ve sıcak bir şekilde bir hikaye anlatmak istemesi benim için yeterli oluyor. İnsana dair anlatacağı hikayede bir samimiyet, naiflik ve içtenlik arıyorum. Bağımsız filmlerde de dizide de bunu arıyorum. Bu tip işler seçmeye çalışıyorum. Yapan insanın niyetini anlamak ve onlarla bir araya gelmek istiyorum. Beni yakalayan ilk şey o oluyor.

Onun dışında kendi hayata baktığım yerden oynadığım karakterin benim bakış açıma ters düşmesinde bir sıkıntı yok ama filmin bütününün ters düşmesiyle bir sorunum var tabi ki. Özellikle de sinema filminde. Çünkü dizide bütün senaryoyu göremiyorsun, akış içerisinde çok şey değişiyor. Başlayıp da sonrasında ‘’hay Allah’’ dediğim “şu anda bu iş, bana ve hayata bakışıma gol atıyor’’ dediğim işler de oldu. Dizi,  nasıl gideceğini asla bilemediğin bir alan. Sinemada tüm hikayeyi görüyorsun ve o noktada ben de hayata baktığım yere gol atmayan filmlerde olmayı tercih ediyorum. Karakterlerle ilgili bir sorunum yok, karakter istediğini yapabilir filmin içinde; yoksa diğer türlü, insanları yargılama yanılgısına düşersin bence. Karakteri yargılamak haddim de değil. Ama filmin bu noktada söylemek istediğini yargılama hakkım var. Kısaca karakter tercihim yok ama film tercihi yaparım.

Pandemi sürecinden en olumsuz etkilenen alanlardan biri de sinema/televizyon sektörü. Öncesinde de net bir şekilde hissedilen ekonomik zorluklar salgın boyunca iyice büyüdü ve sektörde çalışan çoğu kişi işsiz kaldı. Devletten destek alamayan sektör çalışanları nasıl bir süreç geçirmekte?

Diziler bir şekilde devam ediyor çünkü evde oturan insanlara malzeme sağlama çabası var. Bizim işimizde ticari kısmına dönük olan her şey bir şekilde kendini sürdürüyor. Bir sürü dizi var ama sinema yapmak şu anda çok zor. Yaptığı filmleri Netflix, Exxen, Blu TV gibi platformlara satmak amacıyla yapanlar bir şekilde devam ediyorlar ama sinemaya gidilip de izlensin diye yapan insanların, üretim koşulları şu anda çok zor bir durumda.

Onun dışında tiyatrodakilerin hali zaten çok fena. Tiyatrolar ya kapanıyor ya da kapanmamak için direniyor. Değil para kazanmak, açık kalması için direniyorlar. Benim birçok arkadaşım ailesinin yanına, memleketlerine dönerek buna bir çözüm bulmaya çalışıyorlar ama bunun da geçici bir çözüm olduğunu biliyorlar. Online gösterimler yapmaya çalışıyorlar ama bu da yetmiyor tabii. Kendi geçimlerini sağlayacak kadar bile para kazandıklarını sanmıyorum. Bu yüzden daha çok sinema ve tiyatro açısından zor bir süreç bence.

Fakat dediğim gibi bu sürecin öncesinde de bu zorluklar her zaman vardı. Tiyatro yaparak hayatını geçindirmeyi çok az insan için mümkün sanıyorum. 7/24 bir tiyatronun sahibi gibi çalışanlar bunu yapabiliyor. Ben de her sene tiyatro yaptım ama oradan pek para kazanmadım, genellikle dizilerden kazandım. Dolayısıyla zaten hep zordu. Yalnızca Türkiye’de değil dünya genelinde de zordu.

Bu süreçte net bir şekilde yok sayıldık. Birçok müzisyen intihar etti. Rakamlara döktüğünüzde korkunç bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Bunu telaffuz etmek dahi korkunç. Neye tekabül ettiğini düşüneceksek eğer ortalığı yıkıyor olmamız lazım. Bu rakamlar bir iki kişinin kötü şeyler yaşıyor olmasından başka bir şeyi ifade ediyor. İnsanlar için zaten kötüydü, psikolojisi bozuktu gibi yan hikayecikler üreterek açıklayabileceğimiz rakamlar değil.

Dünyanın birçok yerinde, daha demokratik ve ekonomik olarak da çok daha iyi olduğunu düşündüğümüz ülkelerde bile müzisyenlerin, tiyatrocuların ve sanatçıların çoğunluğu benzer bir durum yaşadı ne yazık ki. Bu durum aslında dünya genelinde sanatın ne kadar da güvencesiz bir çalışma alanı olduğunu gösteriyor. Pandemi sürecinde de güvence altına alınan birçok alan oldu kısa çalışma ödeneği kapsamına da alındılar. Fakat müzisyenler ve sanatçılar için hiç de böyle bir durum söz konusu olmadı. Sanat alanındaki güvencesizlik sanata verilen değerin de bir ölçüsü gibi.

Ben de kesinlikle benzediğini düşünüyorum. Yalnızca ekonomik bağlamda değil, mesela “Metoo” hareketine ve sektörde ortaya çıkan birçok şeye baktığımızda, Türkiye ile dünya çapında yaşanan durumların çok da fark etmediğini görüyoruz. Sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle olduğunu itiraf edersek daha da korkunç bir yere denk geleceğiz. Daha korkunç bir kabullenişe geçeceğiz. Senin söylediğin cümleleri söylemekten imtina ediyoruz. Onun yerine başka ülkelerde verilen ödenekleri, destekleri konuşup övüyoruz. Ama genel olarak dünyanın sanata bakışında problem var. Bir mekana gidip sanat almıyorsunuz, artık Netflix’ten izlediğin şey de bir sanat sayılıyor, Youtube’den izlediğin şey de sanat sayılıyor. Sanatı parayla satılabilen ürünler haline getirince de sanat yaptın kabul ediliyor. Oysa sanatın durduğu bambaşka bir yer var. Oraya ihtiyaç yokmuş gibi bir algı var.

Sanatın, sanatçının parayla ilişkisinin de yeniden konuşulması gerekiyor. Bunlar konuşulmadıkça neyi hak ettiğimiz de belirsiz oluyor. Dünyadaki sorunları konuşmak yerine buradaki haklarımızı alalım bari diyoruz. Fakat var olan bu sanat anlayışı/ sanata bakış yalnızca bu iktidarın eseri değil, kapitalizmin de eseri. Böyle söylediğimizde sanki eski bir söylemmiş hissi yaratıyor bu yüzden de bunları söylemekten imtina ediyorsun. Kendi gördüğün birtakım gerçekleri söylediğinde eski bir şey ya da marjinal bir söyleme denk düşüyor gibi. Sanki sokaklara çıkıp etrafı taşlamalıymışız gibi bir algı oluşuyor. Oysaki değil. Her şeyi sorgulayabiliriz. Kendim de içinde bulunduğum bir noktadan bunun konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öteki türlü para kazan, ünlü ol, birkaç sosyal sorumluluk projesi yap; Twitter’daki takipçilerin mutlu olsun, güzel giyin; Instagram’dakiler de mutlu olsun, Tv’ye çık halk da seni sevsin gibi tuhaf bir yere gidiyor.

Kendin olmaktan çıktığın ve neye tekabül ettiği asla belli olmayan, vakti gelince eşitlikçi, solcu söylemlerde bulunup vakti gelince aksi şekilde davranan biri haline gelebiliyorsun. Bu da tuhaf ve konuşulması gerek bence. Bunu herkesi yargılayalım ve üzerlerine gidelim anlamında söylemiyorum ama ben nasıl kendime soruyorsam diğer arkadaşlarıma da bunu sorabilmeliyim. Bunlar konuşulabilir bir şey haline gelebilir. Eğer konuşabilir hale gelmezsek “sanata ve sanatçıya değer verilmiyor” dediğin şey hiç kimse için bir karşılık bulamama haline gelir.

Sosyal medya paylaşımların ve çeşitli platformlardaki röportajlarından da gördüğümüz kadarıyla kadın mücadelesinden doğa direnişlerine, LGBQTİ+ mücadelesinden emek hareketine kadar her alanda sözünü söylemeye, destek olmaya özen gösteriyorsun. Sanatçıların ülkede yaşananlar karşısında yeterince tepki verdiğini düşünüyor musun?

Destek olmaya özen gösterdiğim yerden yapmıyorum, içinde hissediyorum kendimi aslında. Sanatçıların da destek olmaları gerekir gibi bir bakış açım yok,  her insanın içinde olması gerekir diye düşünüyorum. Bazı konuların da üst üste yeniden yeniden önümüze konulduğunu ve gündem olarak sunulduğunu düşünüyorum, ‘ses çıkarabildiğimiz’ ya da ‘çıkarırsak başımız belaya girer’ gibi ayrılmış konular var sanki ve bunlar bize derece derece ve bazen tehlikelilik sınırları değiştirilerek sunuluyor gibi… Onun dışında konu sosyal medya ise ben etrafımdaki birçok arkadaşımın en az benim kadar paylaşım yaptığını da düşünüyorum. Tabi ben kendi takip ettiğim, yakınımda hissettiğim, fikirlerini merak ettiğim insanları biliyorum, diğerlerinin ne paylaştığını bilmiyorum ve kimler ne konuda ne paylaşmış diye çok merak etmiyorum, onun için tam cevabını bilmiyorum sorunuzun. Dediğim gibi ben sadece sanatçıların değil her meslekteki insanın zaten bu hareketlerin içinde olması gerektiğini düşünüyorum. ‘Sanatçının hassasiyeti vardır’ diye düşündüğünüz yerde daha eskilerden bir sanatla varoluş hissi geliyor bir de şimdi düşününce. Hatta ‘siz ‘sanatçılar’ derken hangi isimleri aklınıza getiriyorsunuz?’ gibi bir soru beliriyor. Bir taraftan kendinin patronu olabilen bir sanatçı varoluşundan bahsediyorsanız, şu an o yapı var mı acaba diye sorarım ve hangi sektör patronuna laf söylemekten, işlerinin bozulmasından korkmuyor ki gibi bir yere de gelirim. Ben kendi adıma söylüyorum karşı karşıyayken ya da sokaklarda mesela, ama diğerlerini bilemiyorum

Böyle bir politik atmosferde sanatçıların tiyatro ya da film yapması, bir üretimde bulunması giderek zorlaşıyor. Son dönemlerde sansürün giderek arttığına da şahit olduk. Bu konuda ne söylemek istersin?

Sanatçının kendi sözünü söyleyebileceği yer yok evet. Pandemiden ayrı da söylüyorum; para çarkının döndüğü yerlerde zaten insanlar sözlerini söyleyemiyor. Sansür konusunda ise evet her geçen gün kötüye gidiyoruz. Birkaç sene önce yaptığım işlere dönüp baktığımda ‘’yıllar önce bunu yapabiliyorduk, şimdi olsa yapamayız’’ diyebiliyorum ki bu sadece politik meseleler için değil hemen her konu için geçerli. Bugün bir TV yapımında öpüşmenin saniyeye bağlanması, yakın çekim öpüşmenin yasak olması gibi akıl almaz kurallar var mesela. Tabii politik konulara dair bir şey işleneceği zaman bunu daha da az yapabiliyoruz ya da hiç yapamıyoruz. Mesela bir zamanlar herkesin izlediği “Süper Baba” dizisinden bir kesit yayınlanmıştı sosyal medyada ve izledikten sonra dedim ki; bugün böyle sıradan bir sahnenin bile yayınlanmasına izin verilmez ki bahsettiğim sahne kahvehanede oturup sohbet eden insanlardan ibaretti. Maalesef özellikle son 10-15 yılda genel olarak her şey daha da zorlaşır bir hale geldi. Bu konuda herkesin sadece politik iktidarla değil, genel olarak ‘’tüm iktidar biçimleri’’ ile ilişkisini gözden geçirmesi gerekiyor. İş ilişkilerinden arkadaşlıklara, gündelik hayata kadar kurduğumuz ilişkileri gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu konuda umutluyum çünkü iktidara göre davranmak nasıl öğrenilen bir şey ise buna itiraz etmek ve farklı, olumlu ilişkiler kurmak da öğrenilebilen bir süreç.

Senin de değindiğin gibi, dünya geneline yayılan “Metoo” hareketi ile kadınların setlerde yaşadıkları taciz, istismar ve şiddet olaylarını yüksek sesle dile getirdiğini gördük. Oyuncu, yazar, yönetmen ve set emekçisi kadınlar birçok ülkeye yayılan dayanışma hareketi başlattı. Türkiye’de sinema-televizyon sektöründe çalışan kadınların erkek şiddeti ile sık sık karşılaştığını biliyoruz. Buna dair ne gibi destek mekanizmaları var ve bu konuda nasıl adımlar atılmalı?

Benim etrafımdan bildiğim ve en faal olan “Susma Bitsin” platformu var. Ayrıca kendi aramızda bir dayanışma da var elbet. Olumsuz bir durum yaşandığında birbirimize destek oluyoruz. Birbirimizin derdinden anladığımızı düşünüyorum. Diğer bir yandan karşı olduğum şey sadece erkek şiddeti değil. Şiddetin her türlüsüne karşıyım zaten. Şiddet biçimlerinin güç ilişkileri ile yakından ilişkili olduğunu görmek lazım. Bu anlamda daha önce de belirttiğim gibi; hepimiz güçle olan ilişkimizi gözden geçirmeliyiz ve eğer şiddetin bir parçası isek bunu değiştirmeliyiz. Elbette erkek egemen bir sektörde çalışıyoruz ve kadınlar olarak sözümüzü söylemek, sesimizi duyurmak bazen çok zor ve yorucu olabiliyor.

Geçen günlerde İstanbul Sözleşmesi’nin 10.yılı dolayısı ile sosyal medyada yapılan eyleme sen de destek verdin. Her geçen gün artan erkek şiddeti, iktidar politikaları ile daha da saldırgan biçimde büyüyor. Diğer yandan kadınlar da mücadelen vazgeçmiyor ve İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme kararını tanımıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun ve sözleşmenin etkin uygulanması için yürütülen kampanyalara sektörde çalışan kadınlar nasıl destek verdiler?

İçinde bulunduğum sektördeki kadınların İstanbul Sözleşmesini sahiplendiğine inanıyorum tabii eğer sosyal medya üzerinden bakıyorsak. Böyle bir hukuki kazanımdan çekilmek bizi geriye doğru götürür elbette. Toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenildiğini düşünecek olursak, bu anlamda toplumun dönüştürülmesi açısından oldukça önemli bir işlevi var sözleşmenin. Aile içinde ve toplumsal alanda öğretilen bu roller değiştirilip dönüştürülmeli. İstanbul Sözleşmesi eylemlilikleri başladıktan sonra bu sürece bakışımız da değişti. Özellikle dile yansıyan cinsiyetçiliği fark etmemizi sağlayan, bu dilin ne kadar çirkin ve korkunç olduğunu hatırlamamızda büyük payı da olan bu eylemlerdi. Kadın mücadelesinin kazanımlarına sahip çıkmak sadece TV-sinema sektöründe çalışan kadınların görevi değil. Her kesimin bu sürece dahil olması gerektiğine inanıyorum. Toplumsal anlamda doğru iletişim üzerine düşünmeye ihtiyacımız var. Birbirimizi dinlemenin yollarını bulmalıyız. Bu noktada özellikle kadınlar olarak birbirimizden güç aldığımıza, cesur olduğumuza inancım tam. Hayatı yaşayış biçimimize baktığımda, kadınlar olarak çok daha derinlikli yaşadığımızı görüyorum. Mücadele söz konusunda olduğunda, kadınların neler yapabildiğine şahit oldum ve biliyorum; Gezi Direnişinde de gördüm bunu, bir bankada sıra da beklerken de.