Cadı Kazanı

“Çaldıklarınızı Geri Alacağız, Korkun Yine Geleceğiz!”[1]

İşçiler, grevler, direnişler, kadınlar, üniversiteliler, doğa, sağlık, iktidar, muhalefet… Bütün bunların üzerine düşünmeye başladığımda gözümün önüne kazanlarla dolu bir oda geliyor. Kazanların ısıları birbirinden farklı. Kimi kaynama noktasını aşmış kaynıyor, kimi biraz daha ısınsa kaynayacak, kimi ılık derecelerde seyrediyor.

İşçiler, grevler, direnişler, kadınlar, üniversiteliler, doğa, sağlık, iktidar, muhalefet… Bütün bunların üzerine düşünmeye başladığımda gözümün önüne kazanlarla dolu bir oda geliyor. Kazanların ısıları birbirinden farklı. Kimi kaynama noktasını aşmış kaynıyor, kimi biraz daha ısınsa kaynayacak, kimi ılık derecelerde seyrediyor. Bu çeşitli sıcaklıktaki kazanlar, Türkiye’ye şöyle bir baktığımda paragrafımın başında saydığım dinamikleri temsil ediyor zihnimde. Her birinin ayrı ayrı sorun alanları ve sorunlarla mücadele yöntemleri var. Tabii bunların hepsinin arka planına da Covid-19 pandemisini rahatlıkla yerleştirebiliriz.

Bir yılı aşkın süredir pandemi koşullarında yaşıyor daha doğrusu yaşamaya çalışıyoruz. Mart 2020 öncesindeki hayatımız da pek parlak sayılmazdı elbette. Kadın cinayetleri, erkek şiddeti, tacizler, tecavüzler, emek sömürüsü, güvencesiz çalışma ve artan ev içi emek… Kadınlar olarak yıllardan beri patriarkal kapitalizm girdabı içerisinde bir hayat mücadelesi veriyoruz. Evet, artık yaşamak bile bir mücadele haline geldi bizler için. Üzerine yönetilemeyen pandemi süreci de eklenince, orasından burasından eşya fırlayan bir bavul haline geldik. Tıklım tıklım doluyuz!

Kazanlardan bir tanesi iktidar bloğu. Gün geçtikçe ezilenin karşısında yer aldığını daha fazla ispat etmek istercesine hamleler yapan halk düşmanı bir blok. Öyle ki hali hazırda işsizlik ve güvencesizlik bataklığının derinleştiği ülkede, pandemi gerekçesiyle emekçiye, halka herhangi bir destek paketi açıklamadan, milyonlarca işçiyi sağlıksız koşullarda çalışmaya mahkum ederek sözüm ona tam kapanma ilan eden bir halk düşmanlığı bu. Tam kapanmayı sadece vaka ve ölüm sayılarının yükseldiği bu dönemde değil pandemi başladığından beri savunuyoruz. Fakat iddia edilen tam kapanmanın gerçekten uygulanmadığını 20 milyon işçinin işe devam edişinden rahatlıkla anlayabiliyoruz. Günlük işlerle hayatını idame ettirmek için çabalayan ve kayıtsız çalışan milyonların da yasaklardan dolayı güvencesiz, desteksiz bir şekilde eve kapanmaya mahkûm edilmesi, iktidarın niyetininhalkın değil sermayenin çıkarlarını savunmak olduğunu gözler önüne seriyor.

Bir pekişme örneği: yoksulluk ve kadınlık

Bahsettiğim üzere kazanlarımız çok fakat asıl değinmek istediğim kadınların kazanı olacak. Türkiye’de resmi istihdam verilerine baktığımızda kadın çalışma oranın ne kadar düşük olduğunu görürüz. Fakat bu durum kadın çalışanların az olduğunun değil, kadınların çoğunlukla enformel sektörlerde, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde yoğunlaştığının bir göstergesi. Dolayısıyla kadınların tüm bu süreçte erkeklere oranla daha fazla sorunla karşı karşıya kaldığı açıkça ortada. Kadınların istihdama katılım oranı yüzde 29,4 iken erkeklerin istihdama katılım oranı yüzde 65,7. Ve sadece 2019 Yılında 500.000 kadın, ev içi bakım hizmetlerinin omuzlarına yüklenmesi nedeniyle işinden ayrıldı.[2] İkinci istatistik bize kadınların üzerine yüklenen toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle oluşan istihdam eşitsizliğini gösteriyor. Bunun yanında yine toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle istihdama hiç katılamayan kadınların oranı da epey yüksek.

Bir istatistiki bilgi daha paylaşarak devam edelim. Kadınlar için geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 43’lere varmış durumda. Bunların hiçbiri basit rakamlar değil, milyonlarca kadını ve tüm toplumu ilgilendiren meselelerin sayılara dökülmüş hali yalnızca. Bu kadar kadın işsiz ve istihdama katılan kadınlar da cinsiyetçi davranışlara, mobbinge maruz kalırken görüyoruz ki ülkenin yoksullarını ziyadesiyle kadınlar oluşturuyor. Kavramsal olarak dile getirmem gerekirse ilk olarak 1978’de Diane Pearce’in kullandığı kavram ile yoksulluğun kadınlaşması durumunu yaşıyoruz(Ç.Ü.Ulutaş 2009/2) DianePearce, bu kavramı o yıllarda Amerika’da yoksulların 2/3’ünü kadınların oluşturmasına ve zaman içinde kadınların işgücüne katılım oranındaki artışa rağmen 1950-70 arasında kadınların ekonomik konumlarının giderek kötüleşmesine dikkat çekmek üzere kullandı. Herhalde Diane şimdi Türkiye’ye gelse benzer bir tespiti yapmaktan imtina etmeyecektir. Biz onun gelmesini beklemeden bu tespiti yapabildiğimizi yinelemiş olalım.

Kadınlar üzerlerine yüklü eşitsiz roller nedeniyle çalışma hayatında tam anlamıyla bir yer edinemiyor. Edindiğinde ise eşit işe eşit ücret alamıyor, cinsiyetçi mobbinglerle karşı karşıya kalıyor. Hamile kaldığında ya da vasıfsız, yedek iş gücü olarak görüldüğü için işten çıkartılabilecek ilk kişiler oluyor. Bunlar ve benzeri örnekler kadını istihdamdan dışlayan sebepler olarak karşımıza çıkıyor. İş hayatına atılmadan önceki eğitim sürecinden bahsetmiyorum bile. Patriarka boş durmadı, meslekleri de cinsiyetlendirdi. Basit bir örnekle; bir mühendis olmak her kadının harcı olamadı çünkü öğretmenlik, hemşirelik gibi meslekler rollerimizle daha uyumlu, bizler için ideal olandı!

Bu yoksulluk meselesini son zamanlarda sosyal medyaya düşen paylaşımlardan birkaç örnek vererek pekiştirmek istiyorum: Sokaklarda çöp konteynerlerinden yiyecek bulmaya çalışanların, meyve-sebze pazarlarının kapanacağı saatlerde tezgâhlarda satılamayan, ezik-çürük yiyecekleri toplayanların, sosyal medyada yardım ve dayanışma talep edenlerin ekseriyetle kadınlar olması, “sosyal yardımların” peşinden kadınların daha fazla koşması… (Sosyal devlet olamadık, nasıl sosyal yardımsa bunlar serzenişimi de izninizle eklemek isterim.)

Elbette bu tespitlerle ülkede yoksulların, işsizlerin yalnızca kadınlardan oluştuğunu iddia etmiyorum. Kadın, erkek, trans yani işgücü kapsamına girdiği halde işsiz olan geniş bir kitle var. Fakat vurgulamak istediğim; halkın sırtına binen yükün yoğunlukla kadınların omuzunda olması. İki paragraf yukarıda açtığımı düşünüyorum yine de üzerinden geçmek istedim.

Gece o kadar da karanlık değil

Çok mu karanlık bir tablo çizdim? Eh, pek iç açıcı bir dönemde olduğumuz söylenemez. Bir ayda yaşanan kadın cinayeti, iş cinayeti, istismar sayılarından bahsetmedim bile. Ya da şiddetle burun buruna yaşarken sığınılamayan sığınma evlerinden. Ya da doğaya, toprağa çekilen silahlardan. Ya da kayyumlarla yönetme çabalarından… Fakat her zulmün kendi isyanını doğurduğu gibi ülkenin isyan penceresinin kadınlar cephesi de fokurdayan bir kazan niteliğinde.

İşe girebilme zorluklarından bahsettik. Bir de bunun emeğinle geçinmeye devam edebilme zorlukları var. Yaşamak için çalışmaktan, yaşamak için ölesiye çalışmaya, yaşamak için ölesiye çalışabileceğimiz herhangi bir iş bulabilme çabasına varan bir sürecin içerisindeyiz. Teknolojinin ezen egemenler lehine gelişmesiyle üretimde ihtiyaç duyulan iş gücünü azaltması bir yanda, en az 3 çocuk doğurun diyerek ucuz iş gücünü artırma çalışmaları bir yanda, güvenliksiz ve güvencesiz bir şekilde yaşama tutunmaya çalışan mülteci/göçmen sayıları bir yanda, totalde artan işsizlik oranı ile emeğin günden güne ucuzlaştığı gerçeği tam karşımızda. Tabii pandemiden dolayı kepenklerin inmesi, ücretsiz izin dayatmaları ve patronların silahı haline gelen Kod 29 gerçekleri de gizlenmiş değil ayan beyan ortada. Kod 29 pandemiden dolayı işten çıkarmaların “yasaklanması” üzerine patronların keyfine bağlı olarak kullandığı bir silah haline geldi.

İş kanununda “işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı hareket etmesi” olarak özetlenebilecek olan işten çıkışbelgesine işlenen bir kod. Ucu bucağı, sınırları, tanımı tam olarak patronun keyfine bırakılmış bir mesele. İşçi Kod29 ile işten çıkarıldığında işsizlik maaşından yararlanamıyor ve tanımın içerisinde yüz kızartıcı suçlar da yer aldığından dolayı yeni iş bulma süreci zorlaşıyor. Bu aralar SGK tarafından değişiklikler yapılıyor fakat farklı 9 koda bölünse bile yine patronların silahı olmasının önüne geçilmiyor.

Neden mi silah diyoruz? Pandemi koşullarının kapitalist ülkelerden beklendiği haliyle sermaye sahipleri lehine yürütüldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Halkın, emeğiyle geçinenlerin virüsten ya da açlıktan ölmeye terk edildiği bir dönem. Ve bu dönemde çalıştığı yerde yaşanan haksızlığa karşı gelmek, sendikalı olmak istemek, sendikal haklarını kullanmak istemek ya da sadece çalışmak istemek bile patronlar tarafından Kod 29 ile işten çıkarma “gerekçesi” oldu. İşte tam da bu yüzden Kod29 işçilere doğrultulmuş bir silahtır.

Tanımın içerisinde “uygunsuz davranışlar” bulunması işçi kadınların hayatını daha da zora sokan bir noktaya getiriyor. Patronlar rahatlıkla bu kodu kullanabiliyor ve proleterin de proleteri haline gelmiş kadınlar bir de bu bela ile uğraşıyor.

Değineceğimi bir nokta da yine pandemi koşullarında geçirdiğimiz 1 Mayıs’a ait olacak. 1 Mayıs emeğin, dayanışmanın ve mücadelenin simgeleştiği bir gün olarak dünya çapında önemli bir takvim. Haklarımızı, taleplerimizi haykırdığımız kitlesel mitinglerle sokaklara döküldüğümüz 1 Mayıs’ı, ikinci defa pandemi koşullarında geçiriyoruz. Yapılan lebalep kongrelerle, binlerce kişi ile gerçekleşen tarikat çetelerinin cenazeleriyle göz göre göre halk sağlığını hiçe sayan bu kişiler halk sağlığı bahanesiyle 1 Mayıs’ı yasakladı. Tam kapanamama sürecinde çalışan milyonlarca işçi varken, kapananların güvencesiz bir şekilde kapatıldığı bir gerçeklik varken 1 Mayıs’ın yasaklanması elbette sağlık koşulları gözetildiğinden değil siyasi bir tercihin sonucundandır. Bu tercih bizlere iktidarın, 1 Mayıs’ta halk güçlerinin yan yana gelerek oluşturabileceği toplumsal motivasyondan korktuğunu gösteriyor. Elbette ki ülkenin dört bir yanında 1 Mayıs’a sahip çıkanlar iktidarın iki yüzlülüğünü teşhir ederek 1 Mayıs yasaklanamaz diyerek eylemlerini gerçekleştirdi. Evet değinmesem olmazdı dediğim noktayı bitiriyorum.

Şimdi çok mu karanlık dediğim tablo meselesine geri dönüyorum. Ve fokurdayan kazana. Saysak sayfaların sığmayacağı kadar olumsuzlukların yaşandığı bir tablo, içerisinde aynı zamanda karşı çıkışları da barındırıyor.Son dönemlerde Türkiye’de çok fazla işçi direnişi yaşandı, yaşanıyor. Kadınlar var oldukları bu alanda da emeklerine sahip çıkıyor. İnsanlık dışı çalışma koşullarına direniyor. Sendikaya ve sendikal haklarına sahip çıkıyor. Taşeron güvencesizliğine karşı direniyor.

İstanbul’da Sinbo’da kötü çalışma koşullarına karşı işçiler sendikalaşmaya başladığında sendikalı işçiler pandemi bahanesiyle ücretsiz izne çıkartıldılar. Hak gaspı anlamına gelen ücretsiz izne karşı işçiler direndi ve kazandı. Ardından patron direnişçi işçilerden bir kadın arkadaşımızı Kod29 ile işten attı. Kadınların sesinin yükseldiği Sinbo direnişi yüz günü aşkın bir zamandır devam ediyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde taşerona bağlı olarak çalışan Meslek Fabrikası işçisi 1 erkek 31 kadın, taşerona hayır diyerek güvencesiz çalışma koşullarına karşı direnişe geçti. Kadınlar günlerce süren direnişlerinden “kız kardeşlerimin sesi olmak istiyorum” diye haykırdılar.

Yine İzmir’de Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı çalışan 16 işçi Kod29 ile işten atıldı. Çözümsüz bekleyiş sürecinin ardından 5 işçi, işimizi geri istiyoruz diyerek direnişe başladı. Atılan diğer işçilerin de katılmasıyla devam ettikleri direniş sürecinde kadınlar aynı zamanda mücadelelerini, direnişlerini 8 Mart’ta diğer kadınlarla birleştirdi. Direniş 16 işçiden 15’inin işe geri dönerek kazanımıyla sonuçlandı.

Kocaeli’de Anadolu Grup’a ait Migros Depo’da çalışan işçiler, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için ve pandemide artan baskıyla mücadele edebilmek için DGD-SEN’e üye oldular. Sendika üyeliği ardından ücretsiz izne çıkartılan işçiler direnişe başladılar ve direnişlerini Anadolu Grup Başkanı Tuncay Özilhan’ın evinin önüne taşıdıklarında polis saldırısına maruz kaldılar. Kadınların aktif bir şekilde yer aldığı direniş aylardır devam ediyor ve saldırıların karşısında hak mücadelesini yürütüyorlar.

İstanbul Beylikdüzü SML etiket fabrikasında çalışan 22 işçi sendikalaştıkları gerekçesiyle işten atıldı. Bu kıyımın ardından 3 kadın 3 Şubat’tan beridir direniyordu. Kadın emeğinin daha ucuz olduğu fabrikada, ücretsiz izne, mobbinge karşı mücadele eden kadınlar işlerini geri kazandılar.

Aynı bahaneyi ne çok yerde görüyoruz değil mi? Sendikalı olmak, haklarını savunmak, ağır çalışma koşullarına karşı gelmek işten çıkarma gerekçesi haline gelmiş durumda. Bu gerçeklik bizlere patronlarla işçilerin uzlaşmaz çelişki içerisinde olduğunu bir kez daha gösteriyor. İşçi verdiği emeğin, hak ettiği değerin karşılığını almak ister. Patronlar ise daha fazla kar, daha fazla artı değer sömürüsünü. Ve bunlara sessiz kalan işçileri ister! Bu uzlaşmaz çelişki bizlere kadınlar olarak bu kapitalist sistem içinde emeğimize daha fazla sahip çıkmamız ve bu sistemin karşısında yer almamız gerektiğini bir kez daha gösteriyor.

Bir de fabrikadan olmayan bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. ‘’İkizdere taş ocağı olmasın!’’ sloganıyla başlayan direnişte de yine kadınları en ön saflarda görüyoruz. Devlet şiddetiyle bastırılmaya çalışılan direnişte kadınlar, köylüler toprağına, suyuna, doğasına sahip çıkıyor.

Tüm bu örnekler ve aslında daha fazlası, kadınların tarihin direniş sahnesinde yerini aldığını ve kolay kolay direnmekten vazgeçmeyeceğini gösteriyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımayan kadınlar ‘’vazgeçmiyoruz!’’ diyerek sokakları doldurdu ve sözleşmeye sahip çıkma mücadelesini devam ettiriyor. Evlerde, fabrikalarda, atölyelerde çalışan kadınlar hem görünmeyen emeklerine hem ücretli emeklerine sahip çıkıyor. Kadınlar direngenlikleriyle topluma tabiri caizse örnek oluyor.

İnadımız umudumuz, umudumuz inadımızdır.

Yazımı, başlığa da konu olan, Migros direnişçisi kız kardeşimizin polis saldırısıyla göz altına alınırken haykırdığı cümleler ile bitirmek istiyorum: Çaldığınız her şeyi alacağız, korkun yine geleceğiz!


[1]Migros direnişçisi bir kadının polis saldırısı sonrası göz altına alınırken haykırdığı sözler.

[2]https://www.genel-is.org.tr/turkiyede-kadin-emegi-raporumuz-yayimlandi,2,21031#.YJwKbM5R3IU sayısal verilere bu internet adresi aracılığıyla ulaşılmıştır.