Heybe

Yaşamanın Tuhaf Şartları

Annemin genç ve neşeli olduğu zamanları hayal etmeye çalıştım. Gençliğe yapacak bir şey yok ama annemin annesi olabilseydim eğer, neşesini kaybetmesine izin vermezdim.

“Zaten seni terk etmek üzereydi, niye bu kadar ağlıyorsun anlamadım,” dedim. Annemin, dekorasyonu bitmek bilmeyen, baroktan rokokoya ve en nihayet minimalist tarza dönüşen salonunda, açık eflatun saten döşemeli berjerde bacak bacak üstüne atmış, terliğimi ayağımın ucunda döndürüp duruyordum.

Annem tam karşımdaki beyaz koltukta dimdik oturmuş, bacaklarını yana eğmişti. Mor ipek gömleği ve keten pantolonuyla zarif bir lavanta dalına benziyordu. Mendilini göz kenarlarında gezdirdi. Saçları bu kadar sıkı bir topuz yapılmamış olsaydı eminim dikilecekti.

“Beni terk edeceğini de nereden çıkarıyorsun?”

Terliğim ayak ucumdan düştü. Bacağımı ileri geri salladıkça çıplak ayak parmaklarım yelkenliye binmiş gibi tatlı bir esintiye bıraktı kendini.

“Banu’yla evlenecekti. Sen de biliyorsun.”

İnce dudaklarını kenetledi. Mendili, bir sonraki gözyaşlarıyla buluşturmak üzere kucağına bıraktı. Yanındaki sehpadan kahve fincanını aldı, dudaklarına götürmeden önce şerefe yaparmışçasına havada tuttu bir an. Çocukluğumdan beri çok iyi bildiğim hayal kırıklığı dolu bakışlarını yüzümde sabitledi.

“Cenazeden yeni geldik ve sen bundan mı bahsetmek istiyorsun?”

 Başını çevirirse ortadan yok olabilirmişim gibi pencereden dışarı bakmaya başladı. İki eliyle sıkı sıkı tutmuş, kucağındaki mendilin üstüne yerleştirmişti fincanı. Gözünü karşı apartmanın çatısına dikip dişlerinin arasından tısladı.

“Taziyeye gelenlerin yanında bari, nazik ol lütfen.”

Terliğimin terk ettiği ayağımı kıvırıp popomun altına aldım. Salonda sigara içmek yasak. Paketi ve çakmağımı nerede bıraktığımı hatırlamak için gözlerimi orta sehpada, beyaz retro konsolda ve mor saten kanepede gezdirdim. Hiçbir yerde yok. En iyisi teyzemin banyodan çıkmasını beklemek. Kahvelerimizi alır, balkona çıkarız. Gerçi bu defa da kıkırdamamıza kızar annem. Taziye evindesiniz, kendinize gelin lütfen, der. Lütfensiz, rica ederimsiz, teşekkürsüz emir vermez.

Teyzem terliklerini şıklata şıklata, banyodan salona gelene kadar kapının koluna, portmantoya, masif dresuara çarpa çarpa, annemle ikimizin aksine röfleli saçları, iri memeleri ve vücudunun bütün hatlarını ortaya çıkaran elbisesiyle salona girdi. Ellerini kokluyordu.

“Abla, ne güzel o pembe sabunlar, nereden aldın?”

“Pembeleri niye kullandın, süs içindi onlar. El sabununu görmedin mi?”

Teyzem memelerini hoplatarak yanı başımdaki koltuğa geçerken bacağıma tatlı bir çimdik attı. Annemin sinirlendiğini anladığını ama umursamadığını hatta eğlenceli bulduğunu gösteren çimdik. Çocukluğumdan tanırım.

“Ayol sabunun süsü mü olur? Çıkarsana keyfini, ellerin mis gibi koksun.”

Annem bunca gamı kederi arasında pembe sabun hakkında konuşmayı kendine yediremeyeceğini belli etmek için derin bir nefes alıp yan gözle teyzemi incelemeye başladı. Cenazeden gelir gelmez değiştirdiği yakası açık, dizinin hemen altında güllü elbisesi, çıplak ayakları, sedefli ojeleri, sarı röfleleri ve kendi cenazesinde bile ihmal etmeyeceği siyah göz kalemiyle bambaşka bir yere ait gibi görünüyordu. Daha neşeli, canlı bir yere. Kristal vazoların, pahalı ama faydasız bibloların, ressamından imzalı tabloların; bambaşka ülkelerden, birbirinden farklı zamanlarda alınmış bunca eşyanın eşsiz bir nizamla zapturapt altına alındığı bu salon ona çok yabancıydı. Betonun bir çatlağını bulmuş ve kafasını uzatmış yabani bir çiçek gibi. Pahalı bir restoran masasında rastlanamayacak kadar kanlı canlı işte.

“Alıp hiç giymediğim iki elbisem var, vereyim de dene istersen.” dedi annem memnuniyetsiz ve mesafeli bakışlarını teyzemin üzerinde gezdirirken.

Teyzem iki eliyle memelerini tutup güldü.

“Ayol senin elbisen bana olur mu?”

Konsolun üstündeki çerçeveden bir düğün eğlencesinde grand tuvalet giyinmiş, viski kadehini fotoğrafçının şerefine kaldırmış babamla göz göze geldim. Şimdi boku yedin, diyordu bana. Ben de yokum, anan bütün dikkatini sana verecek. Aklın varsa kurtarırsın kendini.

“Şu yeni alışveriş merkezine mi gitsek?

Annem, salonun ortasında bir ayı yavrusu belirmiş gibi hayretle baktı bana.

“Taziyeye gelenler bizi bulamazsa ne diyelim? Alışverişe mi gittik diyelim?”

“Senin misafir sevmediğini bilir herkes. Cenazeye gelemeyenler feysbuktan yazar merak etme.”

Sesim çatladı. Sinirle zaferin münasebetsiz karışımı. Annem bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama vazgeçti. Teyzem memelerinden çoktan çektiği elleriyle dizimi okşadı.

“Yavrum ağla dövün içinden geldiği gibi. Kendini sıkma. Sonra daha fena olursun.”

Kollarımı göğsümün altında kavuşturdum.

“Aman ağladım işte, yeter. Sen de bilmiyorsun sanki.”

“Olsun kızım babandır yine de. Ne yaparsa yapsın. Hem seni terk etmedi ki o.”

Der demez dilini ısırdı.

Annem bir avucunda tuttuğu porselen kahve fincanının yüzeyinde gezdiriyordu parmaklarını. Okşuyor demek daha doğru. Yine eşyaların anısıyla avunuyordu besbelli. Okşayarak, dokunarak, gözlerini onlardan ayırmayarak defalarca anlatabilir. “Baban doğduğu zaman dağıtılan şerbet bardağı. Şangay’dan aldığımız vazo. Kayınvalidemin senin doğumunda diktirdiği battaniye.” Ne kadar pahalıysa ne kadar uzaktan alındıysa ya da ne kadar gölgeli zamanlardan kaldıysa o kadar kıymetli. Yemek takımlarını salondaki konsolun içinde, nevresimleri dolapta muhafaza ettiği gibi babamla beni de öyle iliştirmek istiyordu bir rafın üstüne. Hep onun gününün nasıl geçtiğini soralım, o da bıkıp usanmadan tansiyonunun bir anda fırladığını, göz çukurlarının ağrıdığını, oturma odasındaki kanepede yattığını, hiçbir dakikasını atlamadan tam tekmil sıralasın. Sonra neşelenmeye karar versin ve tanımadığımız komşuların, artık hatırlamadığımız akrabaların, ilgilenmediğimiz havadislerini versin. Mutfakta, salonda ya da benim odamda yapmayı tasarladığı değişiklikleri bir bir tarif etsin. Çok beğeneceğimi düşündüğü için görür görmez aldığı eflatun ponponlu saten terlikleri versin, giyeyim, evin içinde dolaşıp ne kadar rahat olduğunu anlatayım diye gözlerini gözlerime diksin. Sonra tozumuzu alsın, bir kusur var mı diye sağımıza solumuza baksın, babamla ikimizi dilediği zaman tekrar çıkarmak üzere rafın üstüne koyuversin. Babam benden cesurdu. Ve de bencil elbette. Kaçmanın bir yolunu bulmuştu. Sorumsuzluğunun kefareti olarak beni bırakmıştı geride.

Annem, taa nişanlılık zamanlarında babasının hediye ettiği porselen fincandan gözlerini ayırdı, dalgın dalgın teyzeme baktı.

“Samim beni terk etmedi. Biraz yalnız kalmak istedi sadece. Yirmi sekiz yıllık evlilik kolay mı? Bu iş başımıza gelmeseydi, önümüzdeki ayın başı geri dönecekti eve rahmetli.”

İki ay önce, pek sevdiği baldızını, sevgilisi Banu’yla tanıştırmak için rakı balığa götüren ve annemle boşanır boşanmaz evleneceklerini müjdeleyen babam mezarından çıkıp yanımızdaki koltuğa kurulsa teyzemin gözleri daha az açılırdı. Kaçamak bir bakış attı bana. Bunadı mı annen, iyice delirdi mi yoksa diyen sorular geçiyordu içinde. Hemen yanımdaki sehpadan epeydir unutmuş olduğum kahve fincanımı elime aldım, yüzüme siper edip, bir yudum içtim. Soğumuştu. Geri bıraktım.

İki nişanlı, üç koca ve kim bilir kaç yavukluyu, pek çok iş, şehir ve daha da çok evi hık demeden bırakabilen teyzem için elli dört yıllık kardeşlik hukuku bile anlamsız kalıyordu, biliyordum. Annemin eşyalarla kurduğu tutkulu ilişkiyi, evi sadece kendisinin söz hakkı olan bir yarı açık cezaevine çevirmesini, başımıza gelme ihtimali olan her musibeti “iyi konuşalım, iyi olsun” diyerek savmaya çalışacak kadar gerçekliğini yitirmesini bir türlü kavrayamıyordu. Dikkatle bakınca benziyorlardı aslında. Aynı kemerli burun, ince dudaklar, soluk beyaz ten. Yıllar geçtikçe teyzemin ince dudakları rujlar, kalemler ve elbette dolgu sayesinde şehvetli bir hâle bürünmüştü. Ailemizin kadınlarına mahsus tahta göğüsleri – kim bilir belki de sevilmektendir- irileşmiş, ondan bağımsız birer canlı olmuştu.   Soluk teni güneşin altında yata yata karamele dönmüştü. Şimdi sadece burunları benzerdi.  Aynı tohumu tutan bir elin onları farklı topraklara atması gibi. “Yaşamanın tuhaf şartları vardır,” demişti babam bir defasında. “Mecburiyetlerin huyunu, ruhunu, bütün yaşamını etkiler. Sorumluluklarım diye tutturursan hayat kaçıveriyor elinden. Annenle teyzeni ayıran en önemli fark bu. Sen bokunu çıkarma, arasını bul, e mi yavrum,” deyip kolumu okşamıştı. Banu’yla yeni tanışmıştı o vakitler.

“Ne diyorum biliyor musun?” dedi teyzem. Israrlı bir sineği kovalamaya çalışır gibi salladı elini havada.

“Diyorum ki Buket’i alıp İzmir’e götüreyim. Biraz hava alsın. Fakülte açılana kadar, bütün yaz, benimle kalsın.”

Bana döndü. Elbisesindeki çiçekler yanaklarındaydı şimdi. “Seninle Çeşme’ye, Urla’ya gideriz. Ne dersin?”

Aslında cenazede ağlarken bir yandan da bunun planını yapmıştık ama anneme söyleyemezdik elbette.

“Çok merak ediyorum oraları. En son çocuktum Çeşme’ye gittiğimde. Ne güzel olur,” dedim sesime dublaj tınısı vermemeye çalışarak.

“İstersen sen de gel ama güneş sevmiyorsun, İzmir yazın nasıl olur bilirsin.” Teyzem bir bacağını diğerinin üzerine atmış, onunla konuşmasına rağmen poposunu anneme doğru çevirmişti.

“Neden ayrı eve çıkmıyorsun?” diye sormuştu geçen sene bize geldiğinde. “Dünyaya bir defa geliyoruz kızım. Gençken böyle değildi anan aslında. Eğlenceliydi, neşeliydi. Neden böyle oldu bilmem. Kendini acındırmasına, civciv yemler gibi sürekli önüne yeni sorumluluklar atmasına izin verme. Yoksa hayatın boyunca elinde oyuncak olursun. Bak babana, yakasını kurtarana kadar ömrünü tüketti adam.”

“Ömrünü mü tüketti? İş seyahati bahanesiyle neler yaptı?” diye sızlanmıştım babamdan çok teyzeme küskün.

“Ne yapsın adam? Bir kere evlendi diye bütün hayatını çürütse miydi? Ben olsam daha önce boşardım ayol, yine sabırlı adammış bakma sen,” demişti teyzem elindeki teraziyi zerre oynatmayan adalet tanrıçasına inat.

“Yok ben gelemem zaten,”

Annem, zihnimden geçen eski sohbeti sakin sesiyle böldü. “Kocasının eti soğumadan tatile çıktı dedirtmem kendime.”

Kocası ve babası öznelerini değiştirebilmek için kafam yeterince çalışıyor mu, yardıma ihtiyacım var mı, diye dikkatle süzdü beni. Makyajsız, duru ama yaşlanmış teni, hüzünlü gözleri ve inci kolyesiyle yıllardır özenle yapıp bozduğu sonra tekrar düzenlediği bu salondan başka bir yerde hayatta kalamaz gibi görünüyordu.

Babamın fotoğrafıyla göz göze geldim yine. Tam yaşamaya başlayacakken kadere bak, der gibiydi. Bu defa özlemedim onu. Annemin genç ve neşeli olduğu zamanları hayal etmeye çalıştım. Gençliğe yapacak bir şey yok ama annemin annesi olabilseydim eğer, neşesini kaybetmesine izin vermezdim.

Ayağımı popomun altından indirip yere pıt pıt dokundum, terliğimi aradım, buldum, parmak uçlarımla yeniden giydim. İtiraf etmeliyim, gerçekten rahattı.

“Türk kahvesi yapıyorum herkese,” dedim.

Sıcağı ben de pek sevmem zaten.