Hemhal

Elif Demirel’in İlk Öykü Kitabı: Hazin

İlk öykü kitabı Hazin hakkında yazarı Elif Demirel ile söyleştik.

Feminerva: Merhaba Elif, biz seni çok uzun zamandır hem kadın mücadelesinden hem de dergimizdeki öykülerinden ve yazılarından tanıyoruz. Senin yazarlığına uzak değiliz. Fakat yeni okuyucular için kendini tanıtmak ister misin? Elif Demirel kimdir?

Elif Demirel: İstanbul’da doğup büyüdüm. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezunum. Okurken bir süre Milliyet ve Agos gazetelerinde çalışmıştım. Geçtiğimiz bahar da Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim dalında yüksek lisansımı tamamladım. Kısa bir süre önce ilk öykü kitabım Hazin yayımlandı aynı zamanda Feminerva için büyük bir keyifle hazırladığım moda dizisi devam ediyor. Şu sıralar günlerim okuyup yazmakla geçiyor anlayacağınız.

Yazma sürecini tetikleyen şeyler nelerdi? Yazma sürecin nasıl başladı?

Aslında kitap çıktığından beri bana ilk gelen soru hep bu oluyor ve cevabım da hep aynı oluyor; yazma sürecine dair beni tetikleyen bir şey hatırlamıyorum çünkü kendimi bildim bileli yazıyorum. Daha okuma-yazma öğrenmeden önce bile ileride yazar olacağımı, gazeteci olacağımı söyleyen biriymişim. Bundan dolayı hafızamı zorladığımda net bir tarih belirtemiyorum ama okuma-yazma öğrendiğimden beri hep günlük tutuyorum. Yazarken bu günlüklerden oldukça faydalandım, güncel metinlerimde günlüklerimden kısa kısa notlar kullanıyorum. Kendimi bildim bileli yazıyorum ve kendimi en iyi yazarken ifade edebiliyorum. Bir de herkesin hayata bir tutunma yöntemi, bir reçetesi vardır. Zihinleri çok daha berrak olan, farklı reçeteleri olan insanlar da vardır ama benim de yöntemim yazmak.

Hazin’in yazılması nasıl bir süreçti? Hangi yollardan geçti?

Hazin’i üniversite yıllarımda yazmaya başladım. Kitaptaki çoğu öykü o yıllarda yazdığım öyküler yani. Okulu bitirdikten sonra bir öykü dosyası hazırlayıp yayın evlerine gönderebilirim diye düşünmüştüm. Yani bir kitabım olacağını biliyordum ama bunun zamanını bekliyordum ve nedense kendime öyle tuhaf bir sınırlama koydum zaman açısından. Ve gerçekten de 2016 yılında mezun olduktan sonraki 1 yıllık süreçte o dosyayı hazırladım. Halihazırda var olan öykülerime yenilerini de ekledim. Hepsini gözden geçirdim; isimlerini düşündüm, teknik açılardan düzenledim ve çok titiz bir biçimde çalıştım. Hatta bunları yaparken ‘’editörlere bile iş kalmasın’’ şeklinde iddialı bir cümle kurduğumu hatırlıyorum (gülüşmeler). Sonra bu dosyayı yayınevlerine gönderdim. Birçok yer ile görüşmem oldu ama büyük yayınevleri ile istediğim gibi bir sonuca varamadık çünkü bu yayınevlerinin ön planda tuttuğu şeyler popülerlik, gelir ve reklam kaygısı oluyor. Böylece butik yayınevleri ile görüşmeye karar verdim ve sonrasında MonoKL yayınları bana dönüş yaptı. Olumlu cevap aldığımda çok inanamadım, şaşırdım ama görüştüğümüzde onların da şaşkın olduğunu gördüm. Bu kitabı yazan kadının 50’li yaşlarda olacağını beklediklerini ve inanamadıklarını söylediler (gülüşmeler). Gönderdiğim dosyadaki metinleri çok olgun bulduklarını belirttiler ve hemen ilk buluşmamızda anlaşmayı yaptık. Her şeyin içime sindiği bir süreç oldu ve geçtiğimiz Haziran ayında da kitap yayınlandı.

Öykülerinde kadınların kadim hikayeleri, anneanne figürleri, onların büyülü dünyaları en dikkat çekici noktalardan… Yıllardır içinde olduğumuz mücadelede kadınların yok sayılmış öykülerini, hikayelerini, onların yaşam dinamiklerinin arkeolojisini yapıyor sayılırız aslında… Senin öykülerinde bu tılsımlı kadınların kaynağı nedir?

Bu sorunun basit bir cevabı var aslında. Bu konu ile ilgili çok uzun bir hikaye anlatamam belki ama birlikte büyüdüğüm kadınlar diyebilirim. Annem, anneannem, ailede tanışamadığım ama annemin hakında hikayeler aktardığı kadınlar… Mesela annem İstanbul’da bir gecekondu mahallesinde doğup büyümüş ve dedem, anneannem, dayılarım ve yengeleri ile hep beraber orada yaşamışlar. Annem  o işçi mahallesindeki gecekondu evde birlikte yaşadıkları hikayeleri anlatırdı ve o hikayeleri dinlediğimde sanki ben de orada onlarla yaşamışım gibi hissederdim ve çok etkilenirdim. Mesela kadınlar için onca yokluğa ve zorluğa rağmen ne kadar da sağlam ve güçlülermiş diye düşünürdüm. Erkek egemen bir ortamda eşlerinden şiddet gören o kadınların tüm zorluklara rağmen hayata inatla tutunan o kadınların yaşamları bana hep bir çeşit büyü gibi gelirdi. Hayatı her şeye rağmen bu kadar sağlam şekilde sırtlayıp, büyük bir inatla her dert ve tasanın içinden geçen bu kadınların sadece birbirlerine tutundukları bu hikayeler beni çok etkilemiştir. Kimi çocuğu için, kimi torunu için, kimi de hayatta kalabilmek için direnen bu kadınların her şeye rağmen şen şakrak olması, espriler yapması, hayata gülebilmesi benim için bu öykülere kaynak oldu aslında. Okuyucularım bana hep anneannemle ve babaannemle mi büyüdüğümü soruyor. Aslında ikisiyle de çok uzun zaman geçiremedim çünkü ben çocukken kaybettik onları ama onlarla geçirdiğim o kısa süre bile bende çok büyük etki bırakmıştı. Özellikle anneannem için söyleyebilirim bunu. Çok zarif bir kadındı, çok güzel kokardı, saçlarını çok güzel bir örgüyle topuz yapardı ve çevresindeki kadınlara pek benzemezdi. Haliyle de bu çok dikkatimi çekerdi, ona hep hayranlıkla bakardım. Çok yetenekli bir kadındı ve onun benim anneannem olması çok da gurur vericiydi benim için. Mesela ellerini çok güzel kullanırdı ve elinden her işin geldiğini hatırlıyorum. Çocuk aklımla şöyle dünürdüm; elleri çok güzel olduğu için her şeyi bu kadar güzel yapabiliyor (gülüşmeler). Ve iyi ki bunları unutmadım ve yazdıklarıma dahil edebildim. Benim için bir tür mirastı bu… Şimdi beni hikayelerini anlattığım kadınlara benzettiklerinde bu çok hoşuma gidiyor çünkü onlar benim hep hayranlıkla izlediğim kadınlardı. Sanırım sorduğunuz bu sorunun cevabı bunlar; yani benim büyüdüğüm ve annemin de bana anlattığı o gecekondu hikayeleri.

Bu konuda şunları da söylemek mümkün belki; anlattıklarını düşündüğümde anne arketipinin hikayelerine nasıl dahil olduğunu görmek heyecan verici. Bilinç dışı bir süreçle kavradığımız bu arketipin senin öykülerine dahil olması ve kadınların birbirine anlattıkları hikayelerle taşınması yazdıklarında da yerini bulmuş gibi, ne dersin?

Evet bir devridaim var aslında. Devam eden bir gelenek gibi. Mesela benim çocuğum olsa ona anlatırım bu hikayeleri. Fal bakan, tuhaf tedavi yöntemlerini bilen, farklı otları tanıyan ve onlarla konuşan kadınların çok büyülü olduğunu düşünüyorum.

Hazin senin ilk kitabın, yaşadığımız ülke koşullarında kadın öykücüler, yazarlar erkeklerin hegemonyası altındaki yayıncılık koşullarında bir dizi engelle karşılaşıyor ve buna karşı da oldukça direngenler. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? 

Her işte olduğu gibi yayıncılık sektöründe de kadın-erkek (toplumsal cinsiyet eşitsizliği mi desek?)  ayrımı göze çarpıyor. İşin içine girdiğinde bunu açık bir biçimde görebiliyorsun ama ben kendi çalıştığım yayınevi ile ilgili konuşacak olursam; özellikle genç kadınlarla çalışmayı tercih eden, kadınlara öncelik tanıyan bir çizgi benimsedikleri için onların hakkını teslim etmek isterim. Ayrıca editörüm de feminist bilince sahip bir kadındı ve böylece editöryel sürecim de çok olumlu geçti. Şu an bir kitabın satıp satmayacağı ya da yazarın sosyal medyada ne kadar popüler olduğu ile ilgili bir ayrımın daha çok öne çıktığını söyleyebilirim. Bu sebeplerden dolayı butik yayınevlerine yönelmeyi tercih ediyorum. Bir kitap alacağım zaman eğer bu kitap yazarın ilk kitabıysa ona öncelik veriyorum ve büyük yayınevlerinden çok fazla kitap almamaya çalışıyorum. Bunu herkese de tavsiye ederim.

Belki bu soruya yönelik daha uygun bir cevap olması bakımından şuna da değinmek gerekir; kadınların daha duygu odaklı metinler yazabildiği ama erkeklerin polisiye, macera ya da olay hikayeleri yazmaya yatkın oldukları gibi gerçeklerle alakası olmayan bir kabul var. Hazin’deki öykülerim daha çok durum öyküleri diyebileceğimiz türden belki ama bu tercihimin kadın olmamla alakalı olduğunu neye dayanarak söyleyebiliriz? Ben sadece bu hikayeleri anlatabildiğim için değil, bunları anlatmayı tercih ettiğim için yazıyorum.  Toplumsal cinsiyetle alakalı bu etiketlemeleri ve ön yargıları kabul etmiyorum ve istediğim gibi, istediğim konularda yazıyorum.

Sektördeki erkek hegemonyasından bahsetmişken geçen sene yaşanan ifşa süreçlerine de değinmek isteriz. Toplum tarafından kabul görmüş erkeklerin yayıncılık sektöründe de kadınlara uyguladığı taciz olayları birçok kadın yazar tarafından ifşa edildi. Bu yaşananları sen nasıl yorumluyorsun? Erkek egemen bu sektörde sen kendini güvende hissediyor musun?

Aslında kendimi genel olarak hiçbir şekilde güvende hissetmediğim bir dönemdeyim. Bir şehirde, otel odasında yalnız kalacağım zaman iki defa düşünüyorum. Gündüz vakti bir taksiye tek başıma bindiğimde de rahat hissetmiyorum. Tabii bu durum günümüz gerçekliğinden ve yaşanan kadın kırımından bağımsız değil. Edebiyat ortamında da aynı şekilde. Mesela bu ifşa sürecinde kadın yazarların attıkları adımlar çok cesurdu. Ben senelerdir bu sektörün farklı bölümlerinde çalışan, kendini feminist olarak tanımlayan bir yazar olarak bu cesareti gösterebilir miydim diye kendime sordum. İfşa sürecini başlatan kadınlardan bu durumu ispatlamalarının talep edilmesi akıl alır gibi değildi. Toplumun her alanına sızan, kapalı kapılar ardında gerçekleşen bu saldırıların kanıtlanması nasıl beklenir? Biz kadınlar ifşa sürecinin nasıl bir cesaret gerektirdiğini, ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyoruz. ‘’o kişi bunu yapmaz, çok büyük bir yazar bunu neden yapsın?’’ gibi soruların cevabı çok açık. Konumundan aldığı güçle kadınlar üzerinde türlü baskılar kuran isim sahibi erkekleri, yazarları, çizerleri çok iyi tanıyoruz. Tüm bu tabloya rağmen çok umutluyum çünkü genç kadınların edebiyatı yükselişte ve birbirimizle yükselttiğimiz bir dayanışma da var. Bu da çok önemli. Bir diğer belirtmek istediğim şey de şu; sanatçının sanatı ve kişiliği ayrı ayrı değerlendirilmelidir söylemine katılmıyorum. Bir tacizcinin yazdıklarını nasıl okumaya devam edeceğiz? ‘’Tacizci olabilir ama çok iyi edebiyatçı’’ diyebilmek bana çok şuursuz geliyor. Bir tecavüzcüyü, tacizciyi iyi bir yazar olduğu için aklamak kabul edilebilir bir şey değil benim için. 

Halihazırda yazan, yazmak isteyen kadınlara söylemek, tavsiye etmek istediğin şeyler nelerdir?

Şöyle bir şey tavsiye edebilirim; Hazin’in benden çıkması okurlara ulaşması epey uzun bir yoldu ama ben hiç vazgeçmedim. Dolayısıyla yazdıklarına, kendilerine inanıyorlarsa vazgeçmeden devam etmelerini söylemek isterim. Önünde sonunda yazdıklarımız bir yayıncıyla, yayıneviyle buluşuyor ama buluşmasa da yazmaktan, inanmaktan vazgeçmememiz gerekiyor. Umutsuzluğa kapılmasınlar. Yazdıklarımızı paylaşmanın tek yolu bir kitap çıkarmak da değil her zaman. Ben de örneğin Feminerva’da yazılarımı paylaştım, çeşitli fanzinlerde yazdım üniversitedeyken. Kampüs Cadıları olarak fanzin çıkarıyorduk ve ona emek vermek, uğraşmak da bana iyi hissettiriyordu. Yazdıklarının illa ki okunmasını ister bir yazar ama bunu bir iki kişi okusa da çok değerli. Örneğin bir okuyucumdan gelen samimi bir mesaj beni o kadar mutlu ediyor ki. Hikayelerimiz bir şekilde yolunu buluyor ve insanlarla buluşuyor. Bu süreç her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da sebat gerektiriyor. Her alanda mücadeleye sarılmamız gerekiyor. Feminerva’yı da çok seviyorum ve buraya yazmaya da keyifle devam edeceğim. Bu söyleşiyi yaptığımız için çok mutluyum, Feminerva ekibine ve okuyucularına teşekkür ediyorum bu vesile ile.