Dosya

Göçler Çağı

Kadınların göç etme isteğinden ve nedenlerinden, göç yollarında ve göç sonrasında yaşadıkları süreçlerden, göç ettikleri ve göç alınan ülkedeki değişen toplumsal durumlardan bahsetmeden önce göçe dair kısa ve genel bir bakışa ihtiyacımız var.

Göçün kadınlar üzerindeki ve kadınların göç olgusu üzerindeki etkilerine değinmeden önce göçün tarihsel ve güncel gerçeğini anlamak oldukça önemli bir yerde duruyor. Kadınların göç etme isteğinden ve nedenlerinden, göç yollarında ve göç sonrasında yaşadıkları süreçlerden, göç ettikleri ve göç alınan ülkedeki değişen toplumsal durumlardan bahsetmeden önce göçe dair kısa ve genel bir bakışa ihtiyacımız var. Tüm bunlar kendi başına oldukça derinlik isteyen başlıklar olduğu, derdim de biraz da göç olgusunu kavrayarak başlamak olduğu için göç olgusundan, göçler çağına dönüşen günümüzden ve göçün dinamiklerinden bahsetmek istiyorum.

İnsanlar tarih içerisinde birçok defa çeşitli nedenlerden dolayı yaşadığı şehirden, ülkeden ayrılmak durumunda kalmıştır. Göç kavramıyla ifade edilmiş olan bu durum, göç eden insanları etkilediği kadar, göç ettikleri yerleri ve orada yaşayan toplulukları, ayrıldıkları yerleri ve geride bıraktıkları toplulukları da çok yönlü bir biçimde etkilemiştir. 

Şimdilerde her an bir yerden başka bir yere giden, özellikle de gitmek zorunda kalınan bir dünyada yaşıyoruz.

Bugün sermaye ve meta akışlarının bu denli hızla gerçekleştiği, kolayca yer ve ülke değiştirdiği küreselleşme ve teknoloji çağında, insan hareketleri de bundan payına düşeni alıyor. Tabi ki bununla ifade etmek istediğimiz şey, ulus sınırlarının ortadan kalktığı eşit ve özgür bir hareket ediş hali değil. Sermayenin çıkarları üstüne kurulu bir küreselleşme anlayışı, giderek derinleşen ekonomik eşitsizlikleri, krizleri, devlet krizlerini, ekolojik felaketleri, emperyalist savaşların yaygınlaşmasını ve daha binlerce sorunu beraberinde getirdiği için insanlar yerlerinden ediliyor, kaçmak ve göç etmek zorunda bırakılıyorlar. Göç olgusunun bugün ki haliyle en temel nedenlerinden birisi olarak kapitalizmi ve emperyalizmi işaret etmek, ona aynı zamanda bir anti kapitalist içerik kazandırmaktadır. Evet göç anti kapitalist bir dinamiktir. 

Yukarıda saydığımız olayların açığa çıkardığı sonuçlar; yoksullaşma, hava, su, toprak problemleri, yaşama kaygısı, insani demokratik haklar meselesi gibi pek çok nedenden insanlar bulundukları mekanları terk ediyorlar. Ve bütün bu nedenler ortadan kalkmadığı müddetçe, göçün bitme veya azalma ihtimali söz konusu değil. Aksine giderek kalıcılaşmakta ve Castles’ın deyimiyle (2008) bir “göçler çağı” na girmiş bulunmaktayız.

Nasıl ki göç ve göç nedenleri kapitalizmin ve emperyalizmin işleyişinden bağımsız değilse göç olgusu tüm yönleriyle, göç öncesi-yolları-sonrası itibariyle de ulusal sınırları aşan bir belirleyiciliğe/etkileşime sahiptir. Göç bugün ki haliyle yerel ve uluslararası politikada merkezi bir belirleyen olmuştur ve onun bir parçasıdır ve tüm dünyayı etkileyen sosyoekonomik sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla göç eden bireyin anlam dünyasında oldukça ciddi bir değişimi de beraberinde getiren göç olgusu, sadece bireye ait veya belirli bir mekâna ait yalıtılmış bir olgu değildir.

Demek ki göç dünden bugüne ve yarına bütün yönleriyle sadece göç eden kişiyi etkilemez. Dünya üzerinde öyle bir aşamaya gelmiştir ki, bugün göç ve onun sonuçları üzerine kişisel deneyimlere sahip olmayan çok az kişi vardır.  Etki alanı ve sonuçları itibariyle göç, evrensel bir deneyimdir. Evrensel bir deneyim olarak dünyanın dört bir yanında toplumları ve siyaseti şekillendiren bu olgu, devrimsel nitelikte güçlü bir anlam ve gerçeklik taşımaktadır. 

***

Türkiye ise göç olgusuyla çok daha eskilerden tanışıyor olmasına rağmen -Osmanlı’nın devrilmesinden sonra yaşanan Balkan göçleri, Yunan mübadelesi, kentleşme ve topraksızlaşma ile birlikte artan iç göçler- göç kavramı bile hayatımıza Avrupa ülkelerine işçi göçü sonrası girmiştir. 

Fakat bu işçi göçüne, Türkiye’yi ve göçmenleri hangi yönleriyle etkilediği/etkileyeceği gerçeği üzerinden bir yaklaşım ve ilgi gelişmemiş, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleriyle dış ilişkilerin nasıl şekilleneceği daha merkezi olmuş. Bu büyük emek göçü dalgasının, Türkiye’yi ekonomik ve demografik olarak nasıl etkilediği, Türkiye ve Alman toplumlarını sosyal ve kültürel anlamda nasıl yeniden şekillendirdiği yönünde ciddi araştırmalar ancak seksen sonrası politik göçle birlikte irdelenmeye başlamıştır.

Türkiye’de göçün esas itibariyle gündeme gelmesi ve önemsenmesi Suriye savaşı ile, Suriyelilerin Türkiye’ye sığınmasıyla paraleldir. Bu noktada bugüne kadar kendi göç gerçeğini sadece Avrupa’ya emek göçü ve mültecilik gerçeği üzerinden kuran Türkiye toplumu, göçün diğer bir yüzüyle karşılaşmıştır. Göç alan bir ülke ve toplum olmanın yarattığı/yaratacağı her türlü değişimle de daha yeni yeni yüzleşmektedir. Eğer göç alan bir ülkede yaşayan insanlar olarak, göçmenlerle ortak, eşit, alternatif bir yaşamı kurmaya bugünden yarına girişmezsek, bu yüzleşme, toplumun muhafazakâr milliyetçi ve ırkçı kültürünü giderek daha büyük bir hızla derinleştirecek ve o biçimiyle açığa çıkaracaktır. 

***

Göç ve göçmenliğin günümüzün en önemli sorunlarından olmasının nedeni diğer sorunlarda olduğu gibi konunun tarihsel ve bütüncül bir bakış açısı yerine dar ve ana odaklı bir bakış açısı ile ele alınmasıdır. Göç ve göçmenlik sorunlarına tarihsel ve bütüncül bakış, göçün küresel ölçekte tüm dünyada ve diğer toplumsal sorunlarla ilişkisini kurarak, tarihsel oluşumunu ve değişimini çözümlemeyi gerektirecektir (Erbaş, 2019).

Göç ve göçmenliğe bu bakış, göçün kendi başına yalıtılmış bir kavram ve olgu olmadığını, dünyanın gidişatı ve emperyalizmin ve kapitalizmin sömürü ilişkileriyle şekillendiğini görmemizi sağlayacaktır. Bu da konuyla ilgili daha gerçekçi çözüm ve örgütlenme önerilerini beraberinde getirecektir.  Göç ve iç göç dünya üzerinde yaşadığımız diğer tüm sorunlar ve durumlar gibi kapitalizmden ve sermaye ilişkilerinden bağımsız değildir. 

Göç konusunda açıkça görünen, bir kriz olarak değerlendirildiği ve dünyanın hiçbir ülkesinde uzun vadeli ve kapsayıcı bir çözüm üretilmediğidir. Ulus devletlerin ve Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumların göçmen politikası ise göçü anlamak, göç krizi diye tarif ettikleri krizi çözmek değil onu engellemek üzerine kuruludur. Bunun içinde en kısa vadede kendi ülkelerine dikebildikleri en yüksek duvarları dikmekten, alabildikleri en yüksek güvenlik önlemlerini almaktan, göçmen ve mültecilerin hayatları pahasına da olsa çekinmezler. Fakat tüm bu önlemlerin bile önleyemediği bir gerçekle yüz yüze olduklarının farkındalar. Göç kalıcı, sürekli, evrensel ve kolektif bir eyleme dönüşmekte ve ulus devletlerin korkulu rüyası haline gelmekte.