Cadı Kazanı

Gündüz Kuşağı Programlarının Sınıfsallığı, Yeniden Üretilen Roller ve Toplumsal Çürüme

Bu yazıda gündüz kuşağı programlarıyla tahrip edilen psikolojimizi, yaratılan algıları, pekiştirilen rolleri, değersizleştirilen insanlığımızı, artan şiddeti ve bu programın ana kitlesi olan kadınları yazacağız. Ama asıl bu olan biten şeyler kimlere hizmet ediyor yani arka perde oyuncalara projeksiyonu çevirerek yazıyı derinleştirmeye çalışacağız.

“gelişmiş burjuva toplumlarının dışındaki toplumlarda psikoloji olanaksızdır; gelişmiş burjuva toplumlarında ise psikoloji artık olanaksızdır…”

                                                                                                Adorno

Bu yazıda gündüz kuşağı programlarıyla tahrip edilen psikolojimizi, yaratılan algıları, pekiştirilen rolleri, değersizleştirilen insanlığımızı, artan şiddeti ve bu programın ana kitlesi olan kadınları yazacağız. Ama asıl bu olan biten şeyler kimlere hizmet ediyor yani arka perde oyuncalara projeksiyonu çevirerek yazıyı derinleştirmeye çalışacağız.

Son dönemde hemen hemen her kanalda gündüz kuşağı programlarına rastlıyoruz. Genellikle bu programlarda cinayet, tecavüz, kandırma, aldatma, terk edilen çocuklar, evden kaçan anneler, sağlıksız cinsel ilişkiler, cinayet işleyen insanlar, aile içi dolandırıcılık, kadına ve çocuğa yönelik şiddet, cinsel saldırı… gibi olayların incelendiğine tanık oluyoruz.

Bu programların bu kadar yaygınlaşması tesadüfi olmadığı gibi kapatılmaları da pek mümkün görünmüyor. Yazımızda öncelikle neden kapatılmalarının mümkün olmadığını anlatmaya çalışacağız. Sonrasın da ise bu programların içeriği ve topluma yansımalarına bakacağız.

Medya Patronları ve Devlet/Hükümet İlişkileri

Kitle İletişim Aracı olarak Tv, toplumsal hayatı önemli ölçüde etkileyen, bireylerin duygu ve davranışlarının değiştirilmesinde, yönlendirilmesinde, yeni alışkanlıklar edinmesinde güçlü bir araçtır.

Kitle iletişim araçlarında üretilen iletiler, belirli bir kültürel yapıya özgü olarak hem o kültürel yapının şekillendirdiği bireyi hedef alırlar hem de o toplumda egemen olan ideolojiyi yansıtırlar. Toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesi ve içselleştirilmesini sağlar, ataerkil ideolojinin devamlılığına hizmet eder.

1980’lerle birlikte tüm ülkelerde uygulanmaya başlayan neo-liberal politikalar, iletişim sektörü de dahil olmak üzere eğitim, sağlık, ulaştırma, sosyal güvenlik gibi pek çok alanın özelleştirme politikaları ile sermayeye açılması ve kamu hizmeti olmaktan çıkarılması ve piyasalaştırılarak paralı hale gelmesi bizzat devletin ve o dönemki hükümetlerin eliyle gerçekleşti.

Ülkemizde de aynı işleyen süreç geldiğimiz dönemde medya patronları ve devlet/hükümet arasındaki bu sıkı fıkı ilişkiyi anlatmaya yeterlidir diye düşünüyoruz. Ama biraz daha detaylandıralım bu ilişkileri.

Türkiye Medyası Kime Karşı, Kimle ilişki İçinde

Sabahları haber programlarında artan ekonomik krizi, yoksulluğu, pazarlara uğrayan muhabirleri, halkın nabzını tutan sokak röportajlarını izleyerek öfkelenmeye başladığımız günü; öğlenleri ise sabahki sınıfsal öfkemizi özellikle kadınlara, çalış(a)mayanlara hitap eden, kişisel olaylar gibi gösterilen, tek tek bireylerin yaşadığı sorunların tartışıldığı gündüz kuşağına doğru akıtıyoruz. 

Akşam haberlerine gelene kadar evde biriken işlerin yapıldığı, yemeklerin hazırlandığı, çocukların derslerine yardımcı olunduğu ve emeğimizi satmak için gittiğimiz iş yerlerinden döndüğümüz biraz bitik, biraz çaresiz gerçekliğimizle sofralara oturup sabah ki hayat pahalılığı, olmayan demokrasiyi, geleceksizliği, bitmeyen şiddet ve cinayetlere karşı tekrardan yaşadığımız öfkeyi ; en az 3-4 saat süren kimi zaman aşk kimi zaman entrika kimi zaman toplumsal bir sorunu reytinge kurban eden dizilere akıtıyoruz. 

Bu döngünün içinde eriyen öfkemiz, zekâmız, duygularımız çoğu zaman boş vererek bazen ise tepkiselliğe dönüp izlemeyerek ama her zaman bir biçimiyle etkilendiğimiz bir dünya yaratıyor bize.

Şimdi gelin birlikte biz bu duyguları yaşarken tek derdi cebi olan medya patronlarının yaşadığı maddi duygusallığa (!) bakalım.

Atv Grubu, Turkuvaz Medya bünyesinde yer alan bu kanal özellikle hükümete yakın olmakla birlikte bizzat iktidarın yaratmak istediği “yeni kitle toplumu”nun en önemli mühendisi.

6 yıl Çalık Grubu’nun elinde olan Turkuvaz Medya, 2014’te Kalyon İnşaat’ı da bünyesinde barındıran Zirve Holding’e satıldı. Holding’in yönetim kurulu başkanlığında bulunan isim Ömer Faruk Kalyoncu. Evet evet İstanbul Havalimanın %40’na sahip olan, iktidardan birçok inşaatın ihalesini alan, Kuzey Ormanlarını yakıp yıkan Kalyon grubundan bahsediyoruz.

Show Grubu,2013’te sahibi olan Ciner Holding, daha önceden elinde bulundurduğu Habertürk ve BloombergHT ile beraber medyada önemli bir pozisyon elde etti. Türkiye’nin işletme hakkı özelleştirilen ilk termik santralı olan Çayırhan Termik Santralı’nın sahibi. Aynı zamanda elektrik enerjisinin toptan satışının da içinde olan holdingin bünyesinde Silopi Termik Santralı da bulunuyor. Holding’in sahibi Turgay Ciner 2011’de Kasımpaşaspor’u aldıktan sonra futbol endüstrisine de giriş yapıyor.

-Star Grubu, Uzan grubunun kurduğu Star TV ise 2011’den Doğuş Grubu’nun eline geçti. Meşhur Galataport projesinin baş mimarları. Elbette ortak olduğu 3. Havalimanı, Bomonti Bira Fabrikasının Dönüşümü İhalesi.. vd. unutmayarak.

-Kanal D Grubu, Doğan Medya 2018’de tartışmalı biçimde 916 milyon dolara Demirören Holding’e satıldı. Holdingin başında Yıldırım Demirören bulunuyor. Türkiye’nin en büyük futbol bahis şirketi İddaa’yı da Milli Piyango İdaresi’nden satın alan Demirören Türkiye Futbol Federasyonu’nun da eski başkanı.

Tabi şimdi bu yazıyı okuyanlar medya patronlarıyla ilgili niye böyle bir uzun girizgâh yapıldığını düşünebilir. 

Çünkü gündüz kuşağı programlarının yayınlandığı bu kanallar Türkiye’nin genel anlamda da en çok izlenilen kanalları. Gündüz kuşağı programlarında toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren ve toplumsal çürümeyi gözler önüne seren bu programların kimin onayı ile yayınlandığını hangi ilişkiler temelinde bu algıların topluma yayıldığının alt metnini görmek içindi.

Gündüz Kuşağı Programlarının Sınıfsallığı ve Yeniden Üretilen Roller

“Atv’de sabah yayınlanan Müge Anlı ile Tatlı Sert ve öğlen yayınlanan Esra Erol’da, Star’da sabahları Sabah’ın Sultanı Seda Sayan ile Serap Paköz’le Gerçeğin Peşinde, Show’da Didem Arslan Yılmaz’la Vazgeçme ve Bir Şansım Olsa, Kanal D’de Ece Üner’le Susma, Fox’ta Fulya Öztürk ile Umudun Olsun” gündüz kuşağı programları epey iddialı başlık ve sloganlarla her gün evimize konuk oluyorlar.

1990’lardan itibaren sayıları gittikçe artan özel televizyonların piyasa koşullarında varlıklarını idame ettirebilmeleri ancak hedef kitle oranını arttırmalarıyla mümkündü. Böyle bir süreçte bireyleri ekrana bağımlı kılacak farklı tür ve içerikte programlar insanların yaşamlarına dahil edilmeye başlandı.

Özellikle de gündüz kuşağıyla hedeflenen kitle kadınlar oldu. Bir yandan üretim sürecine dâhil edilmeyen, kamusal alanın dışına itilerek eve hapsedilen, tecrit altında tutulan kadınları potansiyel tüketici haline gelmesi, diğer yandan toplumsal cinsiyet rollerinin ve ataerkil kodların içselleştirilmesi ve sürdürülmesi için iyi bir hedef kitle.

Aynı zamanda bu programlarda yoksul ve emekçi kitlelerin güçsüz, cahil, değerleri yozlaşmış…olarak gösterilmesi, topluma verilen önemli bir mesaj. Bu olaylar kentli-orta veya üst sınıf evlerde değil, bu evlerde yaşanıyor merak etmeyin mesajı.

Ama yaşanılan olayların gerçek olması birey ve toplum üzerinde yıkıcı, olumsuz etkileri olan, şiddeti normalleştiren, toplumun ruh sağlığını bozan, sosyal yapıyı tehdit ederek, kişilerde değersizlik hissi yaratan önemli gerçeklikleri de açığa çıkarıyor. 

Hepimiz biliyoruz ki iktidarın ürettiği şiddet politikaları bir biçimiyle evimize yansıyor. Ve özellikle ülkemizde kadın ve çocuklara yönelik artan şiddet, istismar, cinayet gibi olayların karşısında iktidarın söylediği, eylediği her şey hanemizdeki erkek egemen ilişkilere güç veriyor.

Bu programlardaki işleyişten tutun, olaylara bakış, sunucuların tutumları hepsi ‘erkek egemen iktidarımızın’ eleğinden geçmiş gibi.

Programlar, büyük bir objektiflikle olaylara ve kişilere baktıklarını, insanların yaşamında içinde çıkamadığı, çaresiz kaldığı olaylara çözüm arayacaklarını (Ece Üner’in programına dair tanıtımdaki iddiası tam da bu sözlerle açıklanıyor) söyleyen deneyimli haberci, araştırmacı gazeteci, muhabir, yapımcı gibi unvanlarla(!) tanınan genellikle kadın sunuculardan oluşuyor.

Sunucu karakterleri genellikle dedektiflik gibi toplumsal cinsiyet rolleri kapsamında ‘erkek mesleği’ olarak bilinen bir mesleğin kadın sunucular tarafından icra edildiği bir ortamda, otoriter bir tavır sergileyen, kimi zaman konuklarına kızan hatta azarlayan, çoğu zaman ise yargı dağıtan bir konumdalar.

Dramatik unsurlar, uzun zoomlar, alttan verilen ağlak müzikler, korkutucu efektler, kadınların, çocukların çığlıkları eşliğinde hazırlanan görüntüler, zaten halihazırda şiddet tehdidi altında olan kadın ve çocuklar üzerinde güçlendirici bir etkiden ziyade sinme, kapanma, korku, çaresizlik duygusu yaratıyor.

Tam da eline mikrofonu alıp kadınları, toplumdaki muhalifleri çivi tahtasına oturtup “ey” diye cümleye başlayan Akp-Mhp iktidarın eril siyaset dilinin yansımasını görüyoruz ekranlarda. 

Neyi Hedefliyor Bu Programlar?

Artan bu programların birçok amacı var. Ama bizim açımızdan belki en önemlisi de kadın hareketinin toplumda yarattığı meşruluğun bu programlarla içerilmesi. Mücadelemizle büyüyen toplumsal hassasiyetin Tv sermayesinin kar hırsına kurban edilmesi.

Bu bir boyutu bunun yanı sıra yine bir o kadar önemli olan kadına yönelik şiddettin ve istismarların magazinsel bir nesne ve reyting malzemesi olarak görülmesi. Yaşanan şiddeti bir pembe dizi moduna sokarak bireylerin yaşadıkları hikayeler, o hikayelerdeki şiddet faili vahşi, korkunç, paranoyak… gibi algılatarak yaşanılan olayları tekil bir bireyin eylemi olarak gösteriliyor. İzleyenler ve dinleyenler açısından ise şiddetin, istismarın meşrulaştırıldığı ya da “beterin beteri vardır” gibi bir algıya kapılıp kendi kaderine razı oluyor.

Bireylerin travmaları tetikleniyor. Her şey herkesin önünde ifşa edilerek sıradanlaştırılıyor. Toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirildiği bu programlarda ‘kadınlık, annelik veya sevgililik’ rolleri sürekli sürekli toplumun eril normlarına göre söylemselleştiriliyor.

Yaşanılan olaylar ise toplumsal-siyasal söylemlerin dışında ‘adli bir mesele’ ye indirgeniyor. Münferit olaylarmış gibi gösterilen meselelerin aslında toplumsal bir mesele olduğu ve bu yüzden de önlem ve taleplere ilişkin kısmının atlandığı bir girdaba sokuluyor. Devletin-iktidarın üstüne düşen görevlere asla değinilmeyen, son dönem kadınların tüm haklarına yönelik artan gasplara, hukuksuzluklara bir kere bile değinmeden bireyin beceriksizliği, sapkınlığı, şiddeti olarak gösteriliyor.

Şiddetin kökeni, erkek egemen toplum, iktidarın yarattığı toplumsal çürüme, faillere herhangi bir yaptırımın uygulanmaması gibi sorunların temeline dair konuşmaların yapılmadığı tam tersi herkesin kendi adaletini aramaya çalıştığı bir atmosfer yayılıyor.

Belki de en net olan kadınların, devlete ve kurumlarına güvenmeyip çözümü bu programlarda araması.

Nasıl Bir Yayıncılık ve Mücadele

Uzun zamandır kadın hareketinde yükselen ivme biz kadınlara asıl çözümü nerede aramamız gerektiğini gösteriyor. Yaşadığımız bu olayların münferit birer olay olmadığı politik olduğu ve bunun karşısında anca hak mücadelemizle varolacağımızı sürekli sürekli hatırlatmak gerekiyor birbirimize.

Aksi takdirde sermayenin her şeyi metalaştırdığı bu dünyada biz kadınların hayatına mal olan gerçekler, medya patronları için cebini dolduracak bir magazinsel showa dönüştürülüyor. Kadın hareketi olarak burada uyanık olup bu durumlara karşı söylem üretmeliyiz.

Bunun diğer önemli ayağının ise kendi kültürümüz inşa ettiğimiz, kadınları aşağılamayan, etiketlemeyen, yargılamayan, kadınların birbirine ulaştırabileceği sesin daha güçlü duyulabilir hale gelebilmesi için bu sesi aynı zamanda örgütleme kapasitesi de olan bir yayıncılığı gündemimize almalıyız.

Toplumda kadınlara, çocuklara yönelik artan şiddet, istismar ve cinayetleri yaratığımız farkındalık ve mücadele ile bir yere getirdik şimdi buna sıkı sıkı sarılıp bu dayanışmayı daha büyütmeliyiz.