Cadı Kazanı

Nomadland: Özgürlüğün Kamçıladığı Bir Yalnızlık Hikayesi

Chloé Zhao vizyona giren son filmi Nomadland’de bize romantize edilmeyen, duygularımızla oynamaya çalışmayan, gerçek bir yalnızlığın hikayesini anlatıyor.

Sinema genellikle yalnızlığa dair romantik bir çerçeve çizer. Sinemasal dilde yalnızlık demek özgürlüktür, yolculuktur, kendini keşfetmektir. Eğer sinemayı gerçek dünyadan bir kaçış olarak kullanmak istersek bu gibi filmlerden ilham alırız, kendi yalnızlığımıza derin bir anlam kazandırmaya uğraşırız. Ancak sinemanın aksine gerçek hayatta zorunlu yalnızlıklar da vardır. Songs My Brothers Taught Me (2015) ve The Rider (2017) gibi başarılı insan hikayelerini ortaya koyan yönetmen Chloé Zhao vizyona giren son filmi Nomadland’de bize romantize edilmeyen, duygularımızla oynamaya çalışmayan, gerçek bir yalnızlığın hikayesini anlatıyor.

Bu yıl 93’cüsü düzenlenen Akademi Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu gibi prestijli ödüllere layık görülen Nomadland bize yalnız bir kadın olan Fern’in hikayesini anlatıyor. Yalnızlığı bir başrol gibi ele alan filmler genellikle gündelik hayatın içinde filme dönüşmeyi hak eden olayları takip ederken Nomadland ise zaten hayatın içinde sürmekte olana çeviriyor objektifini. Fern kapitalizmin kurbanı olan sayısız yüzden biri. Çalıştığı fabrikanın çevresine kurulan işçi kasabası fabrikanın kapanmasıyla birlikte terk ediliyor ve Fern de post modern bir göçebeliğe geçiş yapıyor. Mevsimlik işçi olarak büyük fabrikaların peşinde oradan oraya göç ediyor, dönemi sona erince hiçbir güvence olmadan dünyaya geri fırlatılıyor. Küçücük karavanı, Amazon depoları, kamp alanları ve sanayi sitelerinde, zihinleri ve bedenleri artık kapitalist sistem için değer taşımayan diğer göçebelerle bir arada geçiriyor hayatını. Mevsimlik çalışmanın sömürücü yapısına maruz kalmaktan başka seçenekleri olmayan bu insanlar için devamlılık, ekonomik güvence diye bir şey yok. Fern’i canlandıran Frances McDormand’a eşlik eden oyuncu kadrosunun gerçek göçebelerden oluşması seyirciye güçlü bir mesaj veriyor: aynı kaderi paylaşmamız için tek bir kötü gün yeterli, hiçbirimiz bu sistemin içinde güvende değiliz.

Filmin gerçekçi bir yalnızlık hikayesi olduğunu söylerken kastettiğim şey yalnızca bu değil. Fern’in yolculuğu sinema merceğinde sömürülmeye çok müsait bir hikaye ancak Zhao’nun istediği şey Fern’e acımamız değil, tam aksi, yalnız bir kadın olan Fern’in bu sistemde nefes alabilmek için nasıl bir denge kurduğuna şahit olmamız. Sistemin hayatını yerle bir ettiği göçebe bir kadın olsa da kendisi gibi göçebelerden oluşan, dayanışan, güçlü bir topluluğu var. Ona karavanının 10 katı büyük bir evde yaşama seçeneği sunan bir ailesi ve bu yalnız hayatı paylaşmayı vadeden arkadaşları var. Ancak sistemin mecbur bıraktığı bu yalnızlık artık battaniye gibi sarmış Fern’i, ona sunulan bütün bu “yerleşiklikler”e karşı feda etmesi gereken, kıymetli bir özgürlüğü var. Bu açıdan Fern hepimizin tanıdığı biri: başına çöken yalnızlığa çok alıştığı için hayatı paylaşmaya çekinen, başkalarının hayatına dokunsa da kendi hayatına pek dokundurmayan bir kadın. Bu yanıyla, büyük fedakarlıkların ve kayıpların ortasında bile her şeyden önce özgürlüğe değer vererek, birbirine destek olan, sosyalleşen ve sonra birbirini hiç göremeyen göçebe kültürünün bir temsilcisi. Onun yerine hayatını çekip çevirmeye çalışanlara bir ayna görevi gören Fern film boyunca sunulan seçeneklere sırt çevirmeden deniyor, ölçüp tartıyor. Hepimizin giderek yalnızlaştığı bu kapitalist düzende Fern de tıpkı kendi kuyruğunu ısıran yılan gibi bir döngüye sıkışmış durumda: sistemin ittiği yalnızlıktan çıkabilmesinin tek yolu onu mutlu etmeyen sistemin içine dahil olması.

Fern’in devam eden yolculuğu herhangi bir sona kavuşmuyor, film kahramanına büyük kararlar aldırmadan sessizce sona eriyor. Fern’e eşlik ettiğimiz bu yolculukta yalnızlığın net bir portresini görüyoruz. Tek bir merkezden çıkan farklı kollarla itildiğimiz bu yalnızlıkta doğanın güzelliğine kendimizi bıraktığımız, güvende hissettiğimiz, küçük şeylerin kıymetini bilip kader ortaklığı kurduğumuz anlar olduğu kadar küçücük kaldığımız, kayıp hissettiğimiz, boğulduğumuz anlar da var. Hepimiz Fern’le aynı gemideyiz, sadece denize farklı noktalarından bakıyoruz.