Cadı Kazanı

Özgürleşmeye Doğru: Cinsellik ve Kadın

Cinsellik algımızın ataerkiyle şekillendirildiği; zevk aldığımız/alamadığımızın bile ataerkil tartışmalara maruz bırakıldığı düzen içinde cinsel birliktelik/cinsel haz tartışmaları ve bunların irdelenmesi önemli bir yerde duruyor.

Psikanalizin kurucusu olduğu kabul edilen Sigmund Freud (“Freud”) kadın ve erkek cinselliği/cinsel hazzı üzerine pek çok çalışma yapmış, özellikle libido, orgazm noktaları ve kadının aldığı cinsel haz üzerine çok tartışma yaratacak söylemlerde bulunmuş, libidonun eril olduğu argümanıyla ortaya çıkan teoriler ortaya atmıştır. Geldiğimiz süreçte pek çok kadın psikanalist ve bilim insanının araştırmalarıyla bunların aksi kanıtlanmışsa da, özel mülkiyete geçişten bugüne dek her toplumsal ve ekonomik dönüşüm sürecinden etkilenip hatta güçlenerek çıkan ataerkil toplum düzeni içerisinde farklı tezahürlerle de Freudyen varsayımlar desteklenmiş, kadınların her alanda olduğu gibi cinsel hayatta da pasifizasyon süreci derinleştirilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, cinsel kelimesinin ağızdan çıkıp karşı tarafa ulaştığı anda ürperti/korku/utanç duygularını uyandırdığı bir toplumda kadın bedeni, kadının cinsel hayatı ve aldığı haz üzerine rahat konuşulamayacağı aşikarken, konuşulmaktan korkulan şeyin hayata dair pek çok kavramla ilişikli ve birbiri üzerinde etki eden süreçleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yakın tarihte konuya dair konuşulan “bilimsel” argümanlar, dönemsel koşullara ilişkin fikir veren film ve kitaplar incelenerek bir yakın tarih okuması yapmak konuya ilişkin değerlendirmelerde aydınlatıcı olacaktır. 

Freud’un yaptığı çalışmalarla birlikte ortaya çıkan fikir genel olarak şu çerçevede şekillenmiştir: (libidonun eril olduğu varsayımıyla) penisi olmayan kız çocuğu erkek çocuğun penisinin varlığını fark ettiği anda penis kıskançlığına kapılır, kendinde var olan klitorisin ise penisin anatomik olarak gelişmemiş versiyonu olduğuna kuşku yoktur. Kadınlığa geçişte klitoris işlevini yitirir, vajinanın öne çıktığı bir dönem başlar, vajinanın öne çıkmasından kasıt ise penise duyulan arzunun yerini çocuk doğurma arzusuna bırakarak kendini telafi etme metodudur. Daha kapsamlı olduğu şüphe götürmeyen ancak genel çerçevede yukarıdaki haliyle özetlenebilen tüm bu argümanlar anatomik yapısına dayalı olarak bir ikincil statü atar kadına. Bu fikri takip eden farklı söylemler ortaya atılır: kadın cinsel işlevi olan bir canlıdır ve kadının aldığı haz tartışmalı bir konuşur, klitoristen aldığı haz değerlendirildiğinde hiçbir zaman bir erkeğin ejakülasyondan alacağı hazla eşit olduğu kabul edilemez ki klitoris penisin gelişmemiş versiyonuyken bu tartışma bile cüretkardır ve kadın buna benzer (ancak hiçbir zaman eşit değil) bir hazzı vajinal birleşmeyle alabilir, nitekim bunun haz olarak değerlendirmesi bile tartışma konusudur çünkü …

1856 doğumlu bir erkeğin hangi verilerle böyle iddialar öne sürdüğünü bilmemekle birlikte, kadın psikanalistler ve bilim insanlarının katkılarıyla bu teoriler çürütülüp kadının cinselliği ve hazzı üzerine farklı sonuçlar elde edilmiştir. Özellikle 1960’lı yıllarda, Dr. William Masters and Virginia Johnson’ın yaptığı deneysel çalışmalarla cinsel hazzın klitoris, vajina ve penisten bağımsız bir süreç olduğu, kişisel haz noktalarının değişebildiği tartışılmaya başlanmış; ayrıca yapılan deneylerle klitoris orgazmı ve vajinal orgazm arasında alınan haz ve kişide yarattığı fizyolojik değişimler bakımından herhangi bir farklılık olmadığı tezini kanıtlayacak sonuçlar elde edilmiştir. (Bu dönemde Dr. Masters ile onun asistanı olarak çalışmaya başlayan ve bu alanda asıl çığır açıcı deneylerin yapılması fikirlerini eken Virginia Johnson arasında kadınlık ve erkeklik üzerinden nasıl bir süreç ilerlediğini bilmemekle birlikte; yarı kurgu şeklinde izleme şansı veren ve Michelle Ashford’ın yaratıcısı olduğu Masters of Sex dizisi ile birlikte Johnson’ın cinselliğinin, haz noktalarının farkında olan bir kadın olduğunu kafamızda hayal edebiliyoruz. Bu yarı gerçek yarı kurgu yaklaşım ve izlenimden edinilen sonuç doğrultusunda, kendini cinsel anlamda tanıyan bir kadının ataerki altında maruz kaldığı “şiddet”in de gözler önünde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.)

Peki Faillik Bunun Neresinde? 

Peki işin bilim adı altında konuşulanın yanında, toplumsal düzlemde kadın ve erkeğin ilişkileri açısından cinsellik nasıl yürümektedir, bilim olarak ifade edilenlerin toplumsal yaşamda etkisi var mıdır yoksa fail toplum/ataerkil düzen midir? Hangisi hangisinden beslenir? 

Ataerki diyerek üstüne basarak tariflediğimiz, erkek egemenliğine dayalı, kadının her alanda ikinci sınıf rolünü oynamak zorunda bırakıldığı sistemde, cinsellik çerçeve olarak iki farklı kavramla özdeşleştirilebilir: namus ve sorumluluk. Kendini özgürleşmiş (bu kadınlar arası bir sınıflandırma olmayıp bağımsızlık korkusunu fark ederek korkularını aşmaya çalışan ve ataerki karşısında mücadele veren kadın tanımlaması olarak kullanılmaktadır.)  tanımlayanlarda bile zaman zaman rastlanabilen, içini kemiren bir ses olarak kalan kavramlardır bunlar. Bekaret olgusu, kızlık zarı, namus, cinsellik… Pek çok kadının kafasında dönüp duran ya da dönüp dursun diye uğraşılan kelimeler. Ergenlikle birlikte bizden beklenenlerin dönüşüme uğradığı/uğratıldığı başka bir süreç başlar. Korunması gereken kutsal bir kavram ortaya atılır, iması edilir: namus. Bu kavramın diğer ilişikleri tamamen vajinanın anatomik yapısıyla ilişkili olan hymen zarı ve toplum arasındaki haliyle bekaret zarı, kızlık zarı ve adını duyunca tanımakta güçlük çekilmeyen pek çok kavramdır aslında. Peki ya bekaret? İlk cinsel ilişkiyi (ya da deneyimi, tanımın referans noktası tartışmalı olmakla birlikte) yaşayıp yaşamadığına bağlı olarak atanan sınır. Tüm bunların kafamızda canlandırdığı olgu peki? 

Genellikle süreç şu şekildedir: Kız çocuklarına regl döngüsü başladıktan sonra kadınlığa adım attığı ve namusun gizli temsilcisi hymen zarının önemi ortaya konarak bazı davranışlardan kaçınması gerektiği öğretilir, bir sorumluluk yüklemesidir bu. Regl döngülerinin gizli tutulması gerektiği, regli anımsatan her şeyin saklanması gerektiği, evlenmeden tampon kullanılamayacağı, vücut hatlarını gösterir nitelikte özellikle toplumun belirlediği uzunluk ve açıklık ölçüsünü aşmayacak şekilde giyinilmesi gerektiği, libidonun veya bir diğer deyişle cinselliğin kendisiyle ilişkilendirilebileceği her türlü tutum ve davranıştan kaçınılması, hatta çok yüksek sesli kahkaha bile atılmaması… Tüm bunlarla büyüyen çocuklar olarak bizler, genç kadınlık ve olgun kadınlık dönemlerimizi de farklı şekilde geçirmeyiz çoğunlukla, çünkü konuşan birileri vardır sürekli, kaş göz yapan, oturmayı kalkmayı öğretmeye hevesli kimseler. Bu süreçlerin ara parantezlerinde farklı manzaralar çıkar tabii ki karşımıza: ilk cinsellik deneyimi bunlardan biridir ki bu yazının çıkış noktasını oluşturmaktadır. 

İlk Cinsel Deneyim 

Türkiye’de ve ataerkinin bu denli güçlü hissedildiği ülkelerde, kadınlar için (hukuki anlamda rıza, başka bir ifadeyle karşılıklı cinsel dürtülerin) ilk cinsel deneyim, genellikle en naif haliyle (nedenleri değişebilse de) önem atfedilen bir olaydır. Bu korku şeklinde olabildiği gibi çekince duygulsuyla da tariflenebilir. Hymen zarının nasıl olduğu hiç bilinemezken buna dair kulağa fısıldanan cümleler genellikle “yırtılan bir zar” ile başlayıp ve bunun sonucu hissedilen dayanması güç ağrılar ve şiddetli kanamalar şeklinde devam eder. Namusun göstergesi bekaret zarı -sorumluluk aracı- toplumsal statü bakımından değerlendirilecek olduğunda ise evli olup olmama noktasında ayrılan ve manipülasyon aracı olarak kullanıldığını söylemenin yanlış olmayacağı söylemler ortaya çıkarılarak kafamızın içindeki kalabalık (Yeliz Turhan Yunusoğlu’nun “Yatak Odasındaki Kalabalık” isimli kitabına atıfla) oluşturulur. Tüm bunların aşıldığını düşündüğümüz noktada, cinsel deneyimi olması gerektiği şekliyle cinsel haz olarak kurguladığımız noktada ise aldığın/alamadığın/alma potansiyelin olan zevk tartışması devreye girer. Her kadın kendini yatakta ifade edebilir mi, cinsellik onun için tam olarak nerede durur? Aldığın zevk bile alınabildiğini bildiğin ama bazen sadece durup izlediğin bir şey midir? Kadınlar cinsel hayatı nasıl yönetirler? Dominant olmanın ya da sekste tecrübeli olmanın anlamı onlar için nedir? Kadınların dışında erkeklik için tüm bunlar ne ifade eder… Bu soruları daha farklı ve dünya deyişiyle modern olarak sınıflandırdığımız şekillerde de sorabiliriz. Cevaplamaya bir yerden başlamak gerekirse feminizm içinde bu sorunlar nasıl tartışılmıştır? 

İkinci Dalga Feminizm ve Cinsellik 

Özellikle ikinci dalga feminizm sonrası, Beauvoir’in kadın doğulmaz kadın olunur söylemi ve sonrasında gelişen özel olan politiktir söylemlerinden kadınların birinci dalga feminizmde kazanılan haklardan farklı, özel alana dair bir özgürleşmeye doğru adım attığı dönemde, kadın cinselliği beden kavramı içerisinde tartışılmaya başlanmış, kürtajın hak olduğu söylemlerini kadının cinsel hayatta özgürleşmeye adım atması söylemleri izlemiştir. Buna dair gözlemler yapılıp üzerine sözler söylenirken erkeklerin gözünden de kadınların cinsellik algıları ve deneyimleri analiz edilmiş, feminist söylemlerde farklı yorumlarla kendini bulmuştur. Dönemin teorisyen feministlerinin söylemlerine ek, yaratılan sanatsal eserlerde özellikle görsel medyada da bu konu farkında olunarak ya da olunmayarak değişik şekillerde ele alınmıştır. Yapılan gözlemler/izlemler ve teorik okumalar birleştirildiğinde şu sonuca ulaşmak yanlış olmayacaktır: Erkeklik o kadar güçlü ve özel alanda dominatiftir ki kapitalist sistemin devamlılığını sağlayan aile kurumu ataerkiden aldığı/ataerkiye verdiği güçle evdeki kadını (tıpkı Freudyen söylemlerle desteklendiği gibi) cinsel işlevi olan, cinsel hizmet aracı olarak görür. Araçsallaştırılan kadın, cinsel obje olmanın yanında yaşanan ve kendisinin cinsel hazzının söz konusu olmadığı cinsel birleşme sonucu çocuk doğurması beklenen kuluçka makinesi işleviyle bezenir. Erkeğin aldığı zevk, kadının ise sunduğu hizmet şeklinde gerçekleşen cinsel birliktelikte kadının adı telaffuz dahi edilmez.
Üstüne üstlük, zevk/haz olgusu bu düzlemdeki bir birliktelikte kadın için utanılan bir olguyken, erkek için yalnızca kendine özgülenen, toplumun biçtiği rollere uygun olmasını beklediği kadın eş açısından aklının ucundan geçirmediği bir olgudur. Bununla da yetinilmeyip çoğu zaman kendi hazzını düşünebilen kadın tehlikeli/kirli/kendine yüklenen namus koruma sorumluluğunu taşıyamayan şeklinde sıfatlandırılır. 

Yapılan araştırmalarda, kadının haz aldığı cinsel birlikteliklerin erkekler için daha tatmin edici olduğu öne sürülürken; pratikte erkekler tarafından aile kurumundaki kadın eşin haz alması yerine haz olgusunu önceleyen birlikteliklerin/kadınların evlilik dışında tercih edildiği sonucuna ulaşılır. Tasvir edilen analizin bir örneği olarak Matthew Weiner’in yaratıcısı olduğu Mad Men’de bu gözlem rahatlıkla yapılabilir. Reklam ajansında çalışan bir grup erkeğin evdeki eşleriyle olan cinsel hayatlarında karşıdakini metalaştıran/ihtiyaca dönük bir yaklaşım sergiledikleri ve bunun sonucu olarak da kendilerine dair cinsellik algısı ol(a)mayan/kendi bedenlerini erkeklerin ihtiyacı olarak gören kadınlar görülürken aldattıkları kadınlarla ilişkilerinde özgürlükçü seks algısı ön planda olan, diğerlerine (evdeki eşler) kıyasla seksi karşıdakinin ihtiyacı olmaktan çıkaran kadınların evlilik dışı ilişki seçimlerine konu olduğu dikkate çarpar. Bu noktada bu kadınlara dair tasvir edilen hayatların gösterilişinde yaşadıkları daha özgürlükçü cinsellik anlayışının ızdırabı olarak nitelenebilecek bazı somutlamalar da yapılarak ataerkil düzenin gücü hissettirilir tabii ki. Evlilik dışı doğan çocuğu gizli saklı büyütmek zorunda kalan kadın tiplemesi Peggy Olson (Elizabeth Moss) ve evlilik dışı yaşanan “yasak ve yanlış” cinsel birliktelik sonrası doğan ve babasız büyümemesi için rastgele evlilik yapan kadın tiplemesi Joan Holloway (Christiana Hendriks) tiplemeleri en dikkat çekenleridir.  

Öte yandan, 2019 yılında Journal of Sex Research’in yaptığı ve kadınların seks partner sayılarına ilişkin olan 15.000 katılımcılı çalışmada kadınların gerçek sayıyı düşürmeye çalıştıkları, sekse dair konuşmaktan çekindikleri, “slut shaming”e (sürtük muamelesi ve daha pek çok eril çevirisi yağılabilecek bir kavram) maruz kalmaktan korktukları ortaya çıkmıştır. 1960’lı yıllardan beri tartışılagelen cinsel özgürleşmenin hala aynı özü koruyarak farklı söylemlerle tartışıldığını ve ataerkinin evrensel düzlemde biz kadınları ne denli kıskacı altına aldığının somut ve güncel tezahürüdür bu çalışma. 

Özgürleşmeye Doğru 

İlk cinsel birlikteliğin, korunması gereken namus kavramının, üstümüze yüklenen sorumluluğun ve tüm bunlarla bağlantılı cinsellik algımızın ataerkiyle şekillendirildiği; zevk aldığımız/alamadığımızın bile ataerkil tartışmalara maruz bırakıldığı düzen içinde cinsel birliktelik/cinsel haz tartışmaları ve bunların irdelenmesi önemli bir yerde duruyor. Cinsel özgürlük, kadınların özgürleşmesinin ve Abraham Maslow’a atıfla sistem içinde kendini gerçekleştirmesinin (self actualization) bir aracı olarak değerlendirilmelidir. Bu kavram (cinsel özgürlük) şemsiyesinin altına yazı içerisinde yer alan/almayan pek çok olgu/anlatı/kavram sokulabilir. Cinsellilik/cinsel özgürlük kadının varoluşsal problemlerinden (ataerkil sistemin yarattığı bir problem) biri olarak ele alınmalıdır (yapılan çalışmalarda kadın hastalığı olarak tariflenen histerinin bile cinsellik/varoluş/kadınlık gibi pek çok bize ait kavramla özdeşleştirilmesinden yola çıkılarak). 

Tezer Özlü, cinselliği kendini aşmak, zincirlerini kırmak, varoluşunu gerçekleştirmek şeklinde ele almış, romanlarında özellikle bunu vurgulayarak cinsel özgürleşmenin kadını nesne/obje olmaktan çıkaran özne/süje olmasının önünü açan bir süreç olduğunu savlamıştır. Tam olarak Özlü’nün yaklaştığı yerden, ataerki karşısında kendini var etme mücadelesi veren biz kadınlar, cinsellik algımızın ataerkiyle şekillendirildiği/bastırıldığı bilinciyle; özel alanlarımızda, cinsel hayatlarımızda kendimizi özneleştirip önceleyerek, kabuğumuzu ve sınırları yıkarak tahayyül ettiğimiz ataerki dışı sisteme giden yolun taşlarını döşeyebiliriz. Özel alanlarımızda kendimizi ifade etmek anlamına gelen bu yaklaşım pek çok alanda özgürleşmemize de katkı sağlayacak, ataerki karşısındaki savaşımımızı güçlendirecektir. Mücadele ve dayanışmayla…