Dosya

Şifacı Kadınlar

Bütün kültürlerde kadınlar, ilkin onları tanrılaştıran, sonra da lanetlenmelerine sebep olan doğayla ilintili kabul edildiler. Şifacılığın kutsal olduğu ise birçok kültürde inanılan bir olgu olmuştur. Benim ve birçok şifacı kadının ataları da şifacıdır. Şifacılık nesilden nesile geçen, aktarılan bir bilgidir.

Jacob Cornelisz van Oostsanen – Saul and the Witch of Endor

Ben, 8 Mart’larda alanlarda bağırdığımız gibi, yakamadıkları cadıların torunlarından biriyim. Feminerva Dergi’nin çağrısı ile bu sayıya katkı sunmaya gönüllü oldum. Eczanemde çalışmadığım zamanlarda şifacı kadınların tarihini okudum. Şifa vermek ile ilgili sınıfsal, sosyolojik, dini, tarihsel, kozmolojik açılardan öğrendiklerimi yazacağım. Tarih tekrardan ibaret olduğu için nereden nereye gitmekte olduğumuza bakalım, bugün yaşadıklarımızı anlamlandırmakta yararı olsun.

Şifacı kadınları anlamak için tarihe baktığımızda şu noktalar öne çıkıyor:

Joseph Campbel’e göre insanlık kozmolojik olarak 4 dönemden geçmiştir:

(1) Eşi olmayan bir tanrıçadan doğan bir dünyaya,

(2) eşi olan bir tanrıçadan üremiş bir dünyaya,

(3) erkek savaşçı bir tanrının bir tanrıçanın bedeninden oluşturduğu bir dünyaya ve

(4) bir erkek tanrının yardım edilmeden yarattığı bir dünyaya duyulan inanç

Bütün kültürlerde kadınlar, ilkin onları tanrılaştıran, sonra da lanetlenmelerine sebep olan doğayla ilintili kabul edildiler. Şifacılığın kutsal olduğu ise birçok kültürde inanılan bir olgu olmuştur. Benim ve birçok şifacı kadının ataları da şifacıdır. Şifacılık nesilden nesile geçen, aktarılan bir bilgidir.

Orta çağdan önce tanrıçalara inanan topluluklarda, kadınlar kıymetli yerinde sağlamca durmaktaydı. Doğal olarak şifa işleri de onların pratiğiydi. Taş Devri’nde besin maddelerinin büyük bir bölümü kadınlar tarafından toplanmış hatta ilkel bahçecilik yöntemleriyle yetiştirilmiştir. Otların hem besin hem de şifa için tanınması, toplanması kadınlar tarafından kotarılıyordu. Kaba aletlerle avlanan erkekler düzenli bir besin kaynağı sağlayamıyordu.

Üremede erkeğin rolünün belirsiz olması da hesaba katıldığında, erkekler büyük olasılıkla türün sağlığı ve sürekliliği için gereksiz görülüyordu. Erkeklerin sürü toplama ve hayvan üretmeyi becermeye başlamaları, üretici güç haline dönüşmeleri, toplumsal söz haklarını oldukça artırmıştır. Üreme işlevlerindeki gerçek de anlaşıldığında ise dengeler değişmeye başlamıştır.

Sümer toplumuna bakınca toplulukta iki sınıf uygulayıcı, Aşipu ve Asu ortaya çıkar. Aşipu, gözle görülmeyen (ya da sihirli) dünyayı bilir, hastalıkların o yönünü sağaltır; Asu ise sağlığın, fiziksel gidişatın etkilediği düşünülen bitkisel ilaç ve diğer gereçleri bilirdi. Şifa verenler ruhsal olarak ve fiziksel olarak sağaltıcılar (tedavi edenler), otacılar bitkilerden ilaç üreten kadınlar olarak sayılabilir. İlk dönemlerde tanrıçalara inanılan toplumlarda, hem kadın, hem şifa verebilen kadın çok değerliyken, erkek savaşçı tanrıya inanılan toplumlarda bu işlerle uğraşanlar tehlikeli bulunmuştur. Güç ve iktidarı kendi elinde tutmak isteyen kilise, saray ve erkekler bilgiyi kadınlardan almanın yollarını üretmişlerdir. Bu yolları, şifacıları karalamaya, yaptıklarını değersizleştirmeye ve hatta onları cadı etiketiyle yakmaya kadar vardırmışlardır.

Şifacılık her zaman kutsal bir işlev sayıldığı için, yalnızca baş tanrının (tanrıların) imgesiyle yaratılmış olanların şifacı olarak hizmet etmeleri yasal ya da toplumsal olarak onaylanmaktadır. Bazı dönemlerde ise toplum dışı kalmış, geçim kaynağı olmayan, yaşlı kadınlar şifa vermeye ne kadar zor ve tehlikeli olursa olsun devam etmişlerdir.

Çünkü kadınlar, kendilerini artık mal olarak gören erkek egemen bir toplumda koruyamıyorlardı. Uygulayanın iki kat lanetlendiği, tehlikeli meslekler olan ebelik ve halk şifacılığı, açlıktan ölmemek için seçeneklerdi bu kadınlar için.

Tanrı imgesinin besleyen, şifa veren bir anne inancından evrilip tek tanrıcı erkek bir tanrıya inanmaya dönüşmesinin nedenlerine bakarsak,

1- İstilalar, 2- kıtlık, 3- hastalık, 4- doğal afetler ve 5- gücü ele geçirmek için yeni kozmolojilerin kasıtlı kandırmacalarını görürüz. Uygarlık, avcı-toplayıcı bir topluluktan yerleşik tarım toplumuna, sonunda da teknolojik bir topluma doğru ilerledikçe, güç ve egemenlik gereksinimi giderek büyüdü. Kadınlar, güç gereksinmesinden dolayı ikincil konuma itilmeye çalışıldı.

Kadınların kaderine teolojinin başlıca üç noktası damgasını vurdu.

Bunlardan birincisi, Hristiyanlığın ortaya çıkışından çok önce beliren ve eski pagan kozmolojileriyle bağlantılı olan, Tanrı’nın ve Tanrı’nın oğlunun varsayılan erkekliği idi. Teolojinin kadınları ciddi bir biçimde etkileyen ikinci noktası ise ilk günahın sonuçlarının telaffuzuydu. Üçüncü olarak da, düalizm ya da şeytana tapma, sapkınların eziyet görmesinin, sonunda da kadınların öldürülmesinin yolunu açtı.

***

Zaman geçtikçe kadınların şifacılık bilimlerine katılımı giderek yalnızca hizmet etmeye indirgendi. Ve kadınlar hala ebe olarak işlev görürken, doğurma ve doğum daha az bir mucize, daha çok utanç verici aşağılayıcı bir etkinlik olarak görülmeye başlanınca bu meslek saygınlığını kaybetti.

Bunlara ekonomik ve siyasal rejimleri daha da ileri götürmek için kadınların indirgenmiş durumunu destekleyen öğretinin gelişmesi de eklendi.

Kadınların şifacılık bilimlerindeki becerisi çoğunlukla reddedilmiyordu ama kadınların resmen tıp okumasına izin verilmediğinden, bilgilerinin yalnızca şeytandan gelmiş olabileceği geniş çapta kabul görüyordu. Kilisenin yaklaşımı, “eğer bir kadın eğitim görmeden sağaltım cüretinde bulunursa, o bir cadıdır ve ölmelidir” idi. Buradaki mantık, eğer bir kadın eğitim göremediği bir bilimi uyguluyorsa, o zaman kadının şeytan ile anlaşma yapmış olduğuydu.

Zulmün, ahlaki ve töresel can alıcı noktası “cadı avının”, kadın avı ya da en azından nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin erkek önermelerine “uymayan” kadınların avı olmasıdır.

Kadının, şamanın güç aradığı yer olan doğaüstüne yaptığı varsayılan gezintileri, kilise ve devlete karşı özel tehdit oldukları gerekçesiyle hedef alınmıştı. Sarayın kendi doktorları, şifacıları olmalarına karşın, köylü halkın tedavi alacağı sadece bu kadınlardı. Şifacıların başarıları üst sınıf tarafından farkedilince, bazen kendilerine bu şifacı kadınları çağırmışlar fakat iyileşince de tehlikeli bulunup yaktırmışlardır. Yakmanın nedeni bu dünyada fiziksel olarak acı çekip yanarak göçenlerin, öbür tarafta ruhlarının temizleneceği, kurtuluşa erecekleri önermesidir.

***

Cadılığı, büyüyü ve dini yaratan inanç dizgeleri güçle ilgilidir. Karışık zamanlarda, denetlenebilecek ya da denetlenemeyecek şeyler üzerinde bir denetleme duygusu; başarısızlık durumunda da günah keçileri bulmak gerekmiştir. Zulüm, kadınlara karşı tutum değiştiği için değil, yönetimlerin güç temelleri değiştiği için yaklaşık 300 yılı aşkın devam ettirilmiştir.

Çok sonraları akıl ile beden arasındaki kuramsal ayrım, ölümsüz ruha zarar verme korkusu olmadan otopsi ve biyopsi yapılmasına ve bedene karşı başka müdahalelere izin verince, insan bedeninin morfolojisinin ve işlevinin anlaşılması büyük ilerleme kat etti. Kartezyen sunum bilim ve tıp adamlarınca yaygın olarak kabul görmeye başlandığında, daha önce mutlak gerçek sayılan eski Galenci öğretinin etkisi azalmaya başladı. Kartezyen düşüncenin talihsiz sonuçlarından biri, şifacılık bilimlerinde bakım ve sağaltımın birbirinden ayrılmasıydı. Şefkat ve önsezi de görünmez olduğundan bilim ve tıptan çıkarıldı. Kadınların bağımsız şifacılar olarak çalışmalarına muhalefet Bilimsel Devrim’den sonra kökten değişti. Çalışmaları daha önce teolojik nedenlerle yasaklanmışken, artık kadınlara karşı tartışmalar varsayılan “yetersiz mantıkları, diğer zayıf akli durumlarıyla ilgiliydi”. Kadın şifacıların yasal olarak yalnızca ebelik yapmalarına izin verildi.

Günümüze gelirsek sağlık alanı dahil hala aynı işi yapan kadınların, erkeklerden daha az ücretle çalışmalarından tutun da, meslek icrasında kadın ön ekiyle yapılan ötekileştirme tanımları devam etmektedir. Toplumsal cinsiyet tanımı, biz kadınlara bakım verenler olarak bir yer belirlemiş, özellikle şifa alanında kısıtlayıcı rollerde kalmamızı ön görmüştür. Bu gün hala ortopedi, genel cerrahi gibi bölümlere “kadın “ doktor adaylarının alınması kısıtlıdır. Hemşirelik, ebelik gibi bakım veren ve doktorların yardımcısı konumunda değerlendirilen meslekler kadınlara daha uygun bulunmuştur. Eczacılık da bu kategoriye dahildir. Ataerki biz kadınların yapabileceği meslekleri yılların ezberleriyle hala aynı mantıkta belirlemeye çalışıyor. Bunları kabul etmeyen kadınların sayısı da her gün azımsanamayacak kadar çoğalıyor. Çalışmaya, üretmeye alanda kalmaya devam eden, şifa veren kadınlara selam olsun, iyi ki varız, iyi ki buradayız.

Kaynakça

Ehrenreich, Barbara, English, Deidre, Cadılar Büyücüler ve Hemşireler, Kavram Yayınları, 1992

Federici, Silvia, Caliban ve Cadı, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2014

Jeanne, Achterberg, Kadın Şifacılar, Everest Yayınları, İstanbul, 2009