Heybe

Turunç

Bir kere olsun eve dönmek için çamaşırlardan daha iyi bir nedeni olsun istiyor. Bir kere olsun bugün ne pişirsem değil de nasıl yaşasam diye dert edinmek…

Yemek yapmak her zaman zordu. Pazara çıkıp aldığım çeşit çeşit sebzeleri yıkamak, ayıklamak, doğramak ve kesmek… Sonra hepsini içi derin tencerede yağ ve salça ile karıştırmak… Mutfak denilen o yerde saatler geçirmek. Bulaşık makinesini doldurmak, boşaltmak. Tabaklarla hal hatır etmek ve sürekli ses çıkartan çamaşır makinesinin şikayetlerini dinlemek. Mutfak masası üzerine sürekli gelen ve giden kahve bardakları… Yirmi liraya doldurduğun aynı kahve kavanozunu artık elli liraya doldurmak. Pazara gidiş saatlerini öğlenden sonralardan akşama yakın saatlere çekmek.

Sürekli bir şeyleri düşünmek. Bir bebeğe daha bakamayacağın için ”korunmaya” çalışmak. Peki neyden, kimden? Sürekli pahalılaşan o minik haplardan mı? Yoksa her zaman korunmak zorunda olduğun o erkeklikten mi? Bilmiyor. Saat akşama yaklaşıyor. Dışarıda bezgin bir hava var ama çıkmak gerek. Bir saat sonra pazar toplanmaya başlar. Öyle ince bir çizgi ki ne çürük meyve ve sebzelerin tezgah yanlarına atılmaya başlandığı o saate kalmalı ne de ilk kurulduğu, her şeyin taptaze ve en pahalı olduğu saate.

Evden çıkıyor. Kadınların sadece onlara özel bir yol bulma yeteneklerinin olduğundan artık emin. Hangi patlıcan daha ucuz, meyve hangi tezgahtan alınır, en iyi domates nerede avucunun içi gibi biliyor. Eskisine göre daha zor ama daha hafif bir alışveriş olacak. Arkasından çektiği pazar arabasını doldurmayacağının farkında.

Neler alsa? Biraz patates, soğan, domates, iki tane elma, iki tane muz?

Ekmek… Ekmekten kısamaz.

Kuyruğa giriyor. Girdiği ekmek kuyruğundan çıkarken havanın karardığını fark ediyor. O kadar çok mu bekledi? Artık kuyruğa girenlerin yüzleri tanıdık gelmeye başlıyor. Hatta eve dönerken birkaçına başıyla selam bile veriyor. Neyse ki hava akşam serinliğinden nasibini almış.

Eve girer girmez mutfağa atıyor kendini. Mutfak bıraktığı gibi. Sadece çamaşır makinesi bitirmiş işini, sıra çamaşırları sıkıştıkları yerden kurtarıp özgürce iplerde sallandırmakta. Çamaşırları seriyor. Kırmızı ve beyaz kilotlar. Grileşmiş baksırlar ve yıkanmaktan renkleri atmış tişörtler…

Tüm bunları balkonda yapıyor. Her yaz başında hobi balkonu yapmaya karar verdiği ama her defasında sadece çamaşır asmak için çıkabildiği balkonda. Bir balkon salıncağı ne kadar? Boş veriyor. Mutfağa yeniden girip yemek yapmaya girişiyor hızlıca. Bir yandan da radyoya ses veriyor. Radyodaki kadının sesinden onun görüntüsünü tahmin etmeye çalışıyor. Sarışın ve kırmızı rujlu bir kadın olduğunu hayal ediyor. Belki bir eteğin üzerine v yaka bir tişört giymiştir. Dişlerinin arasında kalan maydanozu son saniyede serçe parmağının tırnağı ile çıkarmış mıdır? Radyodaki kadının sesi birden çaresizliğe bürünüyor.

”Adana’da 3 kadın reçel yapmak için refüjdeki ağaçlardan turunç topladıkları sırada kontrolünü kaybeden iki aracın çarpması sonucu hayatlarını kaybettiler. İşte kadın yoksulluğunun geldiği bir başka nokta daha…”

Gözü mutfak tezgahına, şirin kavanozlarla dizdiği turunç reçellerine takılıyor. Bunlar için mi öldü üç kadın? Gözünün önüne pazardan çıkarken çürükleri toplamak için gelen kadınlar geliyor. Bu kadınlara dilenci diyorlar. Dilenci mi? Peki neyi dileniyorlar? Kimden dileniyorlar?

Reçelleri bir hışımla çöp kutusunun içine fırlatıyor. Ocağa koyduğu makarnanın suyu kaynamak üzere. Makarnayı tencerenin içine boşaltıyor. Kadın başka haberlere geçiyor ama aklı hala turunçlarda. Başka bir tencereye yağı boca ediyor. Sonra biraz salça, biraz tuz. Yarım saat geçmeden makarna hazır. Mutfak toparlanmış, tuvalet yıkanmış ve yarınki yemeğe karar verilmiş.

Bir kahve yapıp mutfak masasına oturuyor. Eline aldığı kitaptan bir öykü okuyor. Dünyanın en iyi anlatıcıları belki de insanlar değildir: Mutfakta yaşayanlardır belki de. Tencere içlerinde ve turunç reçelleri için ölmek zorunda kalanlar…

Bir kere olsun eve dönmek için çamaşırlardan daha iyi bir nedeni olsun istiyor. Bir kere olsun bugün ne pişirsem değil de nasıl yaşasam diye dert edinmek…

Kahve bitiyor. Kapı çalıyor. Gelen kim? Çocuklar mı? Kocası mı? Yoksa aylardır vermedikleri apartman aidatını her gün inatla, evde ondan başka kimsenin olmadığını bildiği bu akşam saatinde isteyen leş kokulu kapıcı mı?

Zil çalmaya devam ederken kapıyı açmamaya karar veriyor. Çamaşırlar ve turunç reçelleri artık özgür.