Dosya

Gezi’den Beri Diren-dik-yoruz-eceğiz

Dosya konusu direnmek olunca tarihimizden günümüzden ve geleceğimizden hiç de muaf olmayan gezi direnişini, ruhunu anımsamanın özellikle biz kadınlar için başka bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum.
Oradaki neşeyi, direnme cesaretini, iradeyi yeniden hatırlamak ve hatırlatmak her geçen yıl daha da önem kazanıyor. Biz unutsak iktidar unutmuyor, bir kez daha böyle bir direniş yaşanmasın diye Geziyi cezalandırmaya devam ediyor.

Bu sayıda dosya konusunu belirlerken altından kalkıp kalkamayacağımıza bir türlü emin olamadığımız fakat yapmayı da çok istediğimiz “kadın hareketinde direnişler” başlığına bir girelim dedik. Elbette tarihimizden, bugünümüzden, dünyadan direnişlere baktıkça daha da derinleşti, derinleşti ve tek bir dosya konusuyla altından kalkamayacağımız anlaşıldı. Ama her halükarda bir dosya konusu vesilesiyle tarihin tozlu sayfalarını şöyle bir karıştırmak bile iyi geldi.

Dosya konusu direnmek olunca tarihimizden günümüzden ve geleceğimizden hiç de muaf olmayan gezi direnişini, ruhunu anımsamanın özellikle biz kadınlar için başka bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum.

Oradaki neşeyi, direnme cesaretini, iradeyi yeniden hatırlamak ve hatırlatmak her geçen yıl daha da önem kazanıyor. Biz unutsak iktidar unutmuyor, bir kez daha böyle bir direniş yaşanmasın diye Gezi’yi cezalandırmaya devam ediyor. Geçtiğimiz ay gezi davasında yine cezalar yağdı, iktidar geziyi gezi ruhunu bir daha canlanmamak üzere bitirmek derdinde. Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi, Tayfun Kahraman’a da 18’er yıl hapis cezası verildi. Bütün bir direnişi bu isimlerin üzerine yıkıp hem başlangıcında önemli rol oynayan bu isimleri katılan herkes nezdinde cezalandırmak hem de yeni bir direniş imkanını sindirmek için yapıyor. Fakat anlamadıkları şey; Gezi kimse değil ama herkestir. Herkesin içinde bir yanıyla yaşamaya devam ediyor. Bu bahsettiğim şey bir ruh. Ete kemiğe bürünme hali bir daha canlandığında eskisinin aynısı olmaya da bilir. Başka biçimlerde, mekanlarda, anlamlarda da açığa çıkabilir. Fakat ruh oradan beslenmiş ve karakterini oradan almış olduğu için unutulmamalıdır. Basit bir nostaljik anıdan çok daha başka…

Unutmadık elbette, hepimizin hayatlarında özellikle de 80’li ve 90’lı yıllarda doğmuş olanlar da direnmenin güzelliği, mücadelenin sürekli değişen ve yenilenen biçimleri ve daha birçok konuda unutulmaz etkiler bıraktı. Bizim yaşlarımızda kadınlar için kadın mücadelesiyle, feminizmle daha sıkı ve gerçek bağlar kurmamızı sağlamıştı. Elbette birçok yönüyle Türkiye’deki tüm mücadele dinamiklerine oldukça anlamlı katkılar yaptı. Ama kadın ve lgbti+ mücadelesinde yarattığı etki bizim hatırımızdan çıkmayacak kadar canlı.

Kadın ve lgbti+ hareketi Gezi öncesinde de oldukça hareketli ve dinamikti. Özellikle kürtaj yasağıyla birlikte AKP iktidarının kadın haklarına saldırıları artınca kadınlar tüm baskılara rağmen kampanyalar örgütlediler ve “benim bedenim benim kararım” sloganını sokaklarda eteğe kemiğe büründürdüler. Öncesinde kazanılan bu ivme gezi direnişiyle birlikte başka bir noktaya sıçradı. Bu direnmenin kadınca ve lubunca hali gezinin ruhunu belirledi ve o ruhtan beslendi. Kaybedecek bir şeyi olmayan kadınların ve lgbti+ ların cesareti, mücadeledeki ısrarı ve iradesi polis barikatlarını yıktı geçti ve Gezi Parkı kazanıldı. Bu gerçeği sokakta direnen herkes gördü ve parkın kazanılmasından işgaline kadar geçen yaklaşık iki haftalık süreçte orada kurulmuş olan kolektif alternatif alan bu gerçekle kuşatıldı. Cinsiyetsiz, eşit ve özgür bir alanın inşası nasıl da mümkün, tüm görev paylaşımlarından kararların alınışına, forumlardan alanın inşasına kadar kendini gösterdi. Gece sokaklarda tacizden, şiddetten yürüyemeyen, belirli bir saatten sonra eve kaçmak zorunda kalan kadınlar o sokaklarda sabahın bir körüne kadar çatışabildi, dans edebildi, içebildi, uyuyabildi…     

Gezi parkı şiddetli bir müdahale ile dağıtıldıktan sonra da kadınlar lgbti+’lar o ruhu sokağa taşımaya devam etti. Bence Türkiye’de giderek otoriterleşen devlet ve onun iktidarına karşı esas direniş sonrasında başladı. Kadın ve lgbti+ hareketine Gezi direnişinde öne çıkmış olmanın bedeli, haklarına ve mücadelelerine yönelik artan saldırılarla ödettirilmeye çalışıldı. Bir anda dört bir tarafı kuşatılan, her gün yeni bir hak kaybı, medya ve devlet saldırısıyla uyanan özneler bir an olsun korkuya kapılmadan, aynı cesareti, neşeyi ve ısrarlı direnişlerini sürdürdüler. Heteroseksist patriarkal kapitalist devletin saldırılarına karşı direnişi bir an elden bırakmayan kadınlar aslında tüm devrimci demokrat güçlere de unutamayacakları bir ders ve deneyim aktardı, aktarmaya da devam ediyor. Feminizmin açtığı yolda ilerleyen Türkiye kadın ve lgbti+ hareketi sokak mücadelesinde tüm Türkiye soluna farklı kapılar açmış oldu. Görüp de anlayanlar için artık birçok şey eskisi gibi olmamalıydı.

Bizler içinse başka bir dünyanın mümkün olduğu Gezi deneyiminden ortaya çıkmış bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ne gözümüzü kapatabiliriz o gerçeğe ne de arkamızda bırakabiliriz. O yaşam alanını ilmek ilmek ördüğümüz ve biz kadınların, lgbti+ların da birer özne olduğu yaşam alanına çevirdiğimiz gerçeği, bir hayal olarak öylece orada anılarımızda durmuyor; böyle bir dünyanın mümkünlüğünü yaşayanlar olarak bizleri, mücadeleye daha sıkı sıkı sarıyor, ısrarımızı, neşemizi ve cesaretimizi kaybetmememizi sağlıyor.